14 Eylül 1919 Tarihli İrade-i Milliye (Sivas) Gazetesi Sayfa 1

14 Eylül 1919 Tarihli İrade-i Milliye (Sivas) Gazetesi Sayfa 1
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

Harekat-ı Milliyenin Esbabı Acaba yalnız mağlup olmakla bir devlet bu hale gelebilir mi? Her şeyden evvel şu hakikati nazar-ı itibara almalıyız ki ne uğradığımız hezimetin vüs'at ve dehşeti ve ne de düşmanlarımızın azamet ve kuvveti, devletimizi inkıraza mahkum idecek mahiyetde değildi: Bunun en büyük ve en maddi delaili, Almanya ve Bulgaristan gibi harb-i umumide bizimle teşrik-i mukadderat edip aynı mesa'iyi sarf ettikden sonra aynı mağlubiyetle terk-i silah etmiş eski müttefiklerimizin bugün bizim vaziyetimizde bulunmamaları ve hiç olmazsa müstakil bir mevcudiyetle işin içinden çıkmış olmalarıdır. Bu iki devleti bizimle mukayese iderken belki bir i'tiraz irad edilir ve denilir ki onlar bizim kadar mağlub olmamışlardı; çünkü Almanya hiçbir karış toprağını düşmana çiğnetmemiş olduğu gibi Bulgaristan'ın bütün felaket-i harbiyesi de Makedonya'daki arazisine münhasır olmuş ve buna mukabil asıl Bulgaristan bütün tamamiyetiyle Bulgarların elinde kalmıştı! Filhakika ittifak-ı murabba' erkanından harb esnasında en çok arazi kaybeden devlet, hiç şübhesiz ki bu devletti; fakat bununla beraber şunu da hiç kimse inkar idemez ki Arab memleketlerini kaybeden Türkoğlu kendi anayurdu olan Anadolu'sunu payitahtıyla beraber bütün tamamiyet-i milliyesiyle müdafa'a ve muhafaza etmiş ve mütarekename imzalandığı gün bu topraklardan düşman elinde hiçbir karış bırakmamıştı. Türk memleketi Türk'ün elinde duruyordu ve hükümet de sırf işte bu vaziyete istinaden Wilson'un milliyet nazariyesi mucibince sulh akdine talib olmuştu. Mütareke mu'ahedesi bu şerait altında imza edildi. Fakat aradan on ay geçer geçmez feleğin çemberi dönüb değişti: Başta sevgili payitahtımız olduğu halde Musul, Adana, İzmir gibi en güzel ve en feyyaz eyaletlerimizle İzmit, Eskişehir, Samsun ve kısmen Balıkesir sancaklarımız ve hatta iki adım ötede duran Merzifon ismindeki kazamız vesaire gibi birçok yerlerimiz düşman istilasına uğradı! Topraklarımız bu hale geldiği gibi milletimiz de yalnız İzmir fecayi'inde yüz yirmi bin kurban vermek mecburiyetinde kaldı. Mütarekenin akdinden bugüne kadar tahakkuk eden zayi'atımızı bu kadar görüb de bununla iş betmiş ve geride ne kaldıysa bize kalmış farzedenler aldanırlar! Bu felaketin bir de henüz tatbik edilmemiş ve bununla beraber tatbiki yalnız tasavvur değil ve hatta takarrur bile etmiş diğer bir kısmı daha vardır ki 1916 senesindeki Londra mukarreratıyla Beşler Meclisi'nin ihzar ettiği taksim projesi hep bu kısma dahil felaketlerdendir; yani biz bugün iki türlü tehdid altındayız: Bunların birincisi bugün tahakkuk etmiş olan felaketlerimizde ve ikincisi de bundan sonra gelecek müstakbel felaketlerde mündemiçtir! Esasen en dehşetli kısmı da işte bu henüz proje halinde bulunan ve gözle görülebilir bir mahiyet almamış olan tehlikedir. Mesela Vilayat--ı Şarkiye'nin bir Ermenistan haline vaz'ının mutasavver ve hatta esas itibariyle mukarrer olduğunu söylersek, ne demek istediğimiz anlaşılır zannederim! Acaba bu müdhiş mukarreratın böyle yavaş yavaş olmasa bile her halde birer birer, vilayet vilayet tatbik edilip durmasına sebeb nedir? Yalnız devletin mağlubiyeti, yalnız ordunun terk-i silah itmesi mi? Devletin mağlubiyeti, bize Suriye'nin, Irak'ın, Hicaz'ın, Yemen'in ziyaına mal olmuştu. Bu kadar fidye-i necat i'ta eden bir devletin daha fazla bir fedakarlığa, mevcudiyetine nihayet verecek kadar müdhiş bir fedakarlığa inkıyad itmesinde hiçbir sebeb tasavvur edilemezdi! Acaba mütarekeden sonra gelüb geçen ve bilhassa şimdiki Sadrazam Ferid Paşa'nın riyasetinde tekerlenip duran hükümetler ne için, hangi fayda mukabilinde mevcudiyetimizin ifnasına inkıyad ediyorlardı? Milletde mukavemet kabiliyeti olmadığından mı? Hayır, çünkü ırzını, namusunu, mukaddesatını Yunanlılar gibi asırlarca Türk'e uşaklık etmiş bir takım esafile çiğnetmek istemeyen bu millet bugün yok yerden bir İzmir müdafaası yaratmış olduğu halde hükümet bunu da kabul etmek istemiyor! Nedir, acaba hükümetin maksadı nedir? Eski muharebelerde kalelerimiz sukut ettikçe askerlerimizle ahalimiz arasında bir takım rivayetler çıkardı: Kumandan Paşa'ya düşmandan karpuz içinde altın gelmiş! Yahut güğümle gelen yoğurdun içinden liralar çıkmış! Veyahut düşman bizim kumandanın çadırına bir gülle atmış ve bu gülle patlamamış: Çünkü içinde duka altınları varmış! İşte şimdiye kadar her kale sukutunda bu üç suretden biriyle mutlaka kumandan rüşvet almış sayılır ve hatta ba'zan kahramanlar bile bu iftiralar altında kalırdı! Bugünkü felaketlerimizin en büyük ve en müessir sebebi, işte bu efsanelerden istihraç idilebilir: Filhakika Sadrazam Ferid Paşa'nın hempaları, aldıkları altınları karpuz ve yahut yoğurt içinden almıyorlarsa da herhalde ba'zan eski Dahiliye Nazırı ma'hut Ali Kemal (Ali Kemal Bey) şaklabanı gibi düşman kesesinden ve ba'zan de daha eski Dahiliye Nazırı Mehmed Ali rezili gibi doğrudan doğruya Osmanlı tahsisat-ı mesturesinden alıyorlar! Bu alçakların İstanbul'u işgal eden ecnebi kuvvetlerine istinad iderek milletin re'yi hilafında muhafaza-yı mevki itmelerinin bütün sebebi, işte bu noktadan ve bu menfa'atden ibarettir. Ecnebi kuvvetine istinad itmenin yegane çaresi de, tabi'i Osmanlı menfa'ati yerine ecnebi sözü dinlemekle te'min edilebilir… Meseleyi daha vazıh suretde kavrayabilmek için mesela İstanbul'un işgalinde hükümetin nasıl hareket etmiş olduğunu göz önüne getirmek mecburiyetindeyiz: Mütareke muahedesinde payitahtımızın böyle durduğu yerde ve derhal işgaline dair hiçbir madde yokdur! Bu böyle olduğu halde, zavallı İstanbul İzzet Paşa (Ahmed İzzet Paşa) Kabinesi'nin sukutundan itibaren adeta birkaç gün içinde beynelmilel bir şehir halini aldı. Herhalde herkesin başındaki fesden başka Osmanlılığa delalet idecek ortada hiçbir şey kalmamıştı! Hatta halkın tramvaylara binüb inmesine varıncaya kadar her şey ecnebi murakabesi altına girmişti! O sırada İstanbul'da büyük bir salahiyeti haiz bir İngiliz miralayı vardı: Birgün bununla görüşürken payitahtın bu suretle işgalindeki haksızlıkdan bahsetmek istedim; bu ciddi ve vakur asker bana cevab olarak: "İstanbul işgalinin bütün mes'uliyeti doğrudan doğruya sizin kendi hükümetinize aettir!" dedi ve meseleyi şu suretle izah etti: Mütarekeden sonra İstanbul'a yalnız birkaç zabit gönderildiği halde, aradan bir müddet geçdikden sonra Fransızlar bir de müfreze-yi askeriye gönderirler; bunun üzerine İngilizler bu Fransız müfrezesini geri çekdirmek için Bab-ı Ali'nin mütarekename ahkamına istinaden protesto itmesini bekler; hiçbir ses çıkmaz! Birkaç gün sonra Fransızlar bir müfreze daha gönderirler: İngilizler bu sefer olsun belki Bab-ı Ali'nin aklı başına gelir de protesto ider diye yine beklemeye karar verirler; fakat yine bizim taraftan hiçbir ses çıkmaz! Nihayet üçüncü bir Fransız kıt'a-ı askeriyesi daha ihrac edildikden sonra, müvazenetin kendi aleyhinde ihlal edileceğini gören İngilizler de bilmukabele payitahtımıza asker çıkarmak mecburiyetinde kalırlar! Hükümetin menafi-i milliyemizi ne derece müdafa'a ettiği bu acı hakikaten anlaşılır zannederiz... Vaziyeti tamamıyla tavzih için biraz da şimdiki Sadrazam Ferid Paşa'nın bugüne kadar ne yaptığını ne ettiğini göz önüne getirelim: Bir hükümetin iki türlü siyaseti olur: Bunların biri siyaset-i dahiliyesi ve diğeri de siyaset-i hariciyesidir: Ferid Paşa'nın teşkil ettiği üç kabinenin her üçü de bu iki siyasetin her ikisinde de bu devletle bu milletin doğrudan doğruya aleyhinde hareket etmişlerdir! Bu hakikati isbat için evvela siyaset-i dahiliyesini ele alalım: Hain Ferid birinci kabinesini teşkil ettiği günden itibaren sözde Kanun-ı Esasiye istinaden muharebeden mütevellid mes'uliyetlerin tayiniyle meşgul olmaya başladı; böyle bir teşebbüse girişen bir hükümetin en büyük vazifesi, tabi'i her şeyden evvel devletin mağlubiyetinde medhaldar olanların muhakemesi olmak lazım gelirdi... Devlet arazisinin belki dörtde üçünü kaybetmişti: Muharebeyi idare etmiş bir hükümet için bundan büyük sebeb-i mes'uliyet olamazdı ve zaten ittihatçıların la'net-i milliyeye duçar olmalarının en büyük sebebi de bu toprakların ziyaında mündemiçdi; bu itibar ile hükümet-i hazıra için tahkiki lazım gelen en büyük mes'uliyet, bu koskoca devletin neden dolayı bu hale geldiği olmalıydı? Fakat vatanına karşı hiçbir alaka hissetmeyen alçak sadrazamın hain kabinesi, vatanı, milleti, memleketi, dini, devleti, hulasa bütün mukaddesatı bir tarafa bırakub yalnız Ermeni tehciri mes'uliyetleriyle meşgul olacak bir divan-ı harb-i örfi teşkil etti! Vatanın felaketini hiç kimseden sormuyor, Ermeni vakayi'inde kurban düşen yüzbinlerce ümmet-i Muhammed'in hesabını araştırmıyor, yalnız Ermeni patriğinin keyfini yerine getirmek için Ermeni hukukunu müdafa'a idiyordu! Acaba kanun nazarında bir Müslümanın bir Ermeni kadar kıymet-i hukukiyesi yok muydu? Neden Ermeni tehcirinde mes'ul olan Müslümanlar tecziye ediliyordu da Müslüman taktilinden mes'ul olması lazım gelen Ermeniler bi-günah add olunuyordu? Yozgat vekayi'inden dolayı idam olunan mutasarrıf Kemal Bey merhumun şehid-i milli telakki edilmesinde en büyük saik, işte bundan ibaretti ve işte bu sebeble İstanbul müslümanları merhum-ı müşarünileyhi başlarının üstünde taşıyarak merkad-ı mübarekinde mağfiretullah'a tevdi' iderken ağlamışlardı! Eğer Kemal Bey merhum ile beraber, bir de müslüman taktilinden mes'ul olan Ermeni mücrimlerinden biri de idam edilmiş olsa idi, bu mesele etrafında hiçbir galeyan-ı milli zuhur itmezdi. Çünkü her iki millet efradı arasında mütekabil felaketlerden mes'ul olanlar vardı: Halbuki divan-ı harb-i örfide Kuran-ı Kerim'e sade mücrimler el basdığı halde İncil'e şahidlerden başka hiç kimse el sürmemişti! İşte Ferid Paşa'nın bütün siyaset-i dahiliyesi ve olanca hüviyeti milliyesi bundan ibaret kaldı! Biraz da siyaset-i hariciyesinden bahsedelim: Bunun hutut-ı esasiyesini birer birer kaydediyorum. 1. İzmir faci'asına doğrudan doğruya sadr-ı lahikın gaflet ve hiyaneti sebeb olmuştur: Nureddin Paşa gibi tehlikeye karşı tedabir almakda olan vatanperver bir vali ve kumandanı işgalin adeta arefesinde azl edip yerine Kanbur İzzet gibi bir laini gönderdi: Bu mel'un da selefinin müdafa'a tertibatını "ittihatçı" tahrikatı şeklinde gösterüb mukabele için ecnebi kuvveti taleb ettiğinden İzmir Yunan işgaline tevdi' olundu! Böyle olduğu halde hain Ferid kanburu hala azletmedi, İzmir felaketi üzerine kabinesinin istifasını verüb o makamın ehli olmadığını ve mes'uliyetini zımnen i'tiraf etmiş olduğu halde, ikinci kabineyi yine kendisi teşkil etmekten utanmadı! 2. Fakat bu ikinci kabinesi de, Paris'e götürdüğü heyet-i murahhasanın sulh konferansından tardı gibi bir rezalet üzerine sukut etti; Ferid'in hıyaneti bu sefer büsbütün ayan oluyordu: Çünkü Paris'de iken mösyö Clemenceau (Georges Clemenceau) ile olan muhaberatını İstanbul'a avdetinden sonra tahrifen tercüme iderek hem Padişahımızı, hem milleti iğfale kalkıştı; Halbuki bu muhaberatın Fransızca metn-i aslileri, kendisinin İstanbul'a vürudundan evvel Avrupa matbuatında intişar etmiş ve bu suretle işin hakikati bütün cihana malum olmuştu! 3. Hain Ferid Paşa, Mösyö Clemanso'ya tevdi' ettiği notalardan birinde

 Aynı gün çıkan diğer gazeteler