17 Mart 1937 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi Sayfa 5

17 Mart 1937 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Sayfa 5
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

17 Mart 1937 CUMHURİYET FİKİRLER Ilimde ihtısas «İnsan derdine derman için mutlak bir Lokman arar. Modern tıbbın Lokmanı da mütehassıstîr» Yazan: Profesör Behçet Sabit Erduran Memleketimizde intişar etmekte olan meslek mecmualarmın en itinalılanndan ve miindericat itibarile en zenginlerinden biri olan Türk Öroloji Dergi'inin son sayısında profesör doktor Behçet Sabitin güzel bir makalesi çıkmıştır. İlimde ihtısasın kıymet ve ehemmi yetine dair sık sık sütun'arımızda müdafaa ettiğimiz bir tezi salâhiyettar bir li sanla aydınlattığından dolayı bu kıymetli yazının büyük bir parçasını karilerimizin dikkat nazarlan önüne koymağı faydalı buluyoruz. Ilim, dünyanın her yerinde asil ve metin bir kaideye bağlıdır. Bu yüzden ilira erbabı da birbirine bağlanmahdıriar. II me makes aykırı hareketler ve düşünüş lerle gidilen yolda sarpa saran hüsranh dönüşler belirir. Bu yolda yapılan tenkidler ve müdafaalar ise hiçbir vakit bir şahsa mâtuf değil, birçok insanların havat ve saadetlerine masruf olduğundan her an tneşrudur. Garbin en benam üstadları bile hayatını kurtarmağa savaştıkları insanların e lem ve ıstırablan karşısında kendi ihtı saslanna taalluk etmiyen kısımlarda onlara velev en küçük bir sıhhat çaresi düşünseler derhal gerek teşhis ve gerek müdavat için diğer bir mütehassıstan istia neyi kendilerine en büyük bir vazife telâkki ederler. Bu hareketlerile şerefle rini tenzil değil, tezyid ederler. Herşey den önce ilimlerinin yüksekliği kadar da vicdanlarının yüksekliğini gösterirler. Bu tarzı hareket öyle bir esirî kuvvetle yayılmağa başlamıştır ki artık her bir hekim bir mütehassıs gibi çalışmasa da onun gibi düşünmek mecburiyetini vic danında duymakta ve ihtısaslar hakkında malumatını artırmaktadır. Hakıkî bir doktor olmak azminde o lanlar daha tahsil sıralannda başhyan sabit bir fikirle mefkurelerinde bir ihtısas hazırlarnaktan kendilerini alamazlar. Ona göre bir hattı hareket tayin ederler. Tıbbın esasatını; morfologiden başlıyarak fiziyologide ve zaman'a sayıları ar tan klinik ve polikliniklerde öğrenip elde ettikten sonra arzu ve istidada ve kabiliyete göre tıbbın bir branşını kendilerine meslek edinirler. İşin bir de ilmî ciheti vardır ki işte asıl ihtısasa taa''uk eden mühim bir kısmıdır. ihtısaslar ancak «üniversitaire» bir disiplin ve zihniyetle elde edilir ve edilmesi lâzım gelir. Dünyanın bütün tıb fakülteleri bu hususta yıkılmaz bir vahdet göstermektedirler. Geri kalanlarsa anlamakta oldukları hatalarını tashih etmektedirler ve etmelidirler. Yalnız o ilim ocaklan ve kaynaklan dır ki çevresine topladığı yüz binlerce gencliğe, haiz olduklan büyük kabiliyetlerini gösterecek yolu daraltmakta ne mana var? Bu uzun ve geniş olan ilim yo lunu uzaltmak, genişletmek, yükseltmek; ilmin ve fazi'etin kârı, kısaltmak, daraltmak, alçaltmaksa cehlin ve nekbetin asandır. Bu cihetle modern tıbbı öğreten üni versitelerde ancak ilim ve ihtısas caridir. Orada ılım şartlarına uymıyan bir fıkır ölmeğe, öldürülmeğe mahkumdur. Genc neslin taze dimağlarında hatadan salim fıkirler uyandırmak vukuflu ve vüs'at i bir ilmin varlığile mümkündür. Hele herşeyi yapıvermek imkânı pek müsküldür. Halihazırda üniversiteler ve fakülte lerin müfredatta tekemmül için bütün vüs'ati ihtiva etmiş bir halde bulunması icab eder. Bu da ancak bütün ihtısaslann tekemmülü ve en ince teferruata kadar tevessüile kabıldir. Onlara pek haklı olan ilmî bir hürmet gösterilmesi şarttır. Bunun aksini iddia etmek veya etmeğe yeltenmek bu mukaddes işi temelinden devirmektir. Buna hiç müsamaha edile mez. Çünkü bu halin devammda mazarrat bütün bir insaniyete samildir. Bu yakınlarda Berlin Üniversitesi cerrahî kliniği sabık şefi hayli zamanlar yanında fahrî olarak çalıştığım pek muhterem bir profesör (Bier) in kaleme aldığı ve sayın meslektasımız Dr. Şükrü Yu sufun türkçeye çevirdiği «Bir hekimin tababet hakkındaki düşünceleri» admdaki güzel bir eserin bazı kısımları ele ve diîe alınarak ihtısasın lüzumsuzluğu ileri sü rülüyor. Bu tarzı hareket munsif olan dahiliyecüerden daha ziyade insafı yalnız kendi menfaatlerinde gören bazı hariciyecilerde görülüyor. Fakat büyük Bier'in yazdığı eser, hiçbir vakit kendini istihlâf edenlerin dille rine doladıklarj bir fikre mukarin değil dir. Orada geçen yazılar içinde «taba bet; ihtısas şubeleri arasında irtibatsızlık, tababette vahdet olmalıdır» tarzındaki bir cümle bugünkü muvaffakiyetlerile taba betin yüzünü güldüren ihtısasa bir tariz değildir. Çünkü gene o eserde «iş bölü müne pek ziyade kendini vermiş olan bugünkü klâsik hekimliğin ayn ayn şube lerde gösterdiği teknik ilerlemeleri inkâr edilemez. Yalnız aykırı yollara sapanlara ve aralarındaki irtibatı kaybedenlere karşı gelinmelidir» sözü pekâlâ ispat eder ki doğrudan doğruya bizim müdafaamı zın esasile beraberdir. Biz de diyoruz ki ihtısasa tariz edenler ve kendi branşlarını bir kül zanneyli yenler hastaları tedavi gayesinde taba betin vahdetinden uzaklaşıp aykırı yol larda istinadsız gitmek istiyenlerdir. Bier, sırf bu maksadla toplu bir sistem tavsiye ediyor ve ihtısasa tarizini de büsbütün ayn bir noktadan yürütüyor. Bier'in eseri, sırf Münchner medizinsche \vochenschrift için yazdığı bir silsilei makalât içinde Allopathie ve Hemopathie'ye karşı vaziyetimiz ne olmalıdır? Sualinde hedef olduğu itirazlara bir cevab teşkil etmektedir. Kendisine dokunan noktaya, yani haksız bir itiraza şu suretle bir mukabelede bulunuyor. «Bana birçoklan, hatta birçok meşhur doktorlar bi'e sizin için sükut etmek daha iyidir. Siz cerrahsınız Hemöopathieden hiç anlamazsınız. Cerrahî sahasmda kalsanız daha iyidir. Bu mesele hakkm da bir karar vermek dahiliyecilere ve farmokologlara düşer demek istiyorlar.» Bu bir bakımdan pek fazla ihtısasa dökülen tababetimizin bizi nerelere gö türdüğüne bir delildir diyerek ihtısası bu noktai nazardan hoş görmüyor. Çünkü bu meşhur âlim ve cerrah bir tedavi usu lünü pek vukuflu olarak izah etmek istiyorken menediliyordu. Yazdığı eser mâni olanlara karsıdır. Bununla bizim şimdiki muarızlarımıza bir hak veriyor gibi görünüyorsa da dığer bir bakımdan da ihtısasın teknik yolun daki favdalannı inkâr edememekle de Adanada büyük bir hava Hastahanelerde ayak tedavisine dair tah«isat mülimanı yapılacak Şehîr Meclisi nakaşayı mucib oldu Şehir meclisi dün ikinci reis vekiü Tevfiğin riyasetnde toplandı. Belediyenin varidat; fevkalâde varidat; masraf; müşterek masraf ve fevkalâde masraf bütçeleri okundu. Bütçe kararnamesinin müza keresile varidat bütçesi yekununun ka bulü meselesi bugüne bırakıldı. Buna da varidat bütçesindeki bir maddenin itiraza uğraması sebeb oldu. Belediye hastanelerinde ayakta tedavi edileceklerden a lınacak ücret karşılığı olmak üzere va ridat bütçesine yirmi bin lira konduğu gibi masraf bütçesine de bu varidatın karsılığı olarak avni miktar tahsisat konmuştu. Bu madde okunduğu zaman azadan İsmail Şevket söz aldı. Hastanelere müracaat ederek ayakta tedavi olmak isti yenlerden alınacak ücret tarifesinin he nüz Sıhhiye encümeninde tetkik edildiğini; belki de meclısin bu tarifeyi kabul etmiyeceğini; halbuki varidat bütçesi ye kunu kabul edilirse o zaman bir emriva kile karşılaşılacağını söyledi ve bunda ısrar etti. Hayli hararetli müzakereden sonra bir kısım aza da İsmail Şevketin fikrini iltizam etti. Bundan dolayı gerek bu maddenin müzakeresi ve gerek bütçe yeku nunun reye konması tehir olundu. Bugün tekrar içtima edilmek üzere celse kapondı. büyük bir hakkı gösteriyor. Burada biz Bier'in bu eserini tenkid edecek değiliz. O ayn bir meseledir. Hedefimiz, ancak bu eserin yazılarında kendilerine yarar bir cümle ile Bıer'e hayrülhaleflik edemiyen cerrahların, as rın terakkiyatile kökleşen ihtısaslara, bilhassa urologi ihtısasına var kuvvetlerile bıçak atmak istemelerine bir müdafaa teşkil etmektedir. Biz müdafaamızla herşeyi dürbünle rinin tersile nazarlarında pek küçük görmeğe çalışanlara, uzgörür olmaları için dürbünün doğru tarafmdan ihtısasın vüs'atli sahasındaki muvaffakiyetli manzaralan göstermeğe alıştırmak istiyoruz. Buna, hicbir şüphe kalmadan bir inan getirmek icab eder ki bugün «ihtısas, modern tıbbın en büyük bir ihtiyacıdır. Hakikî manasile bir istinadgâhtır.» Eslci tarzda kabul edıldiği üzere tıb, yalnız dahiliden, hele bilhassa sırf hariciden ibaret değildir. Eğer bütün yüksek kabiliyetlerin ve muvaffakiyetlerin yalnız bu iki branşla mümkün olabileceğine kanaat getirilseydi asrımızda e«aslı olarak ku rulan ihtısas müesseseleri kendine mahsus bir meydan bulamazlardı. Ve temelleş meden yıkılırlardı. Çok yazık ki bütün tıb âlemi ihtısas günesile aydınlanırken ona karşı bir gölgelik bile olamıyacak derecede ince ve çürük olan bir itiraz per desi acaba bu bilgi ışığını örtebilir mi? Artık esatirî bir düsünüsle Musanın asası, Mesihin duası kadar nafiz bir kudret ve kuvvet timsali acaba bu asırda bulunabilir mi? Tıbda olsun, nerede olursa olsun ihtısasın ehemmiyeti bugün müspet bir hal dedir. Orada sözden ziyade işin özü görü'ür. Zira: «Ayinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz.» Bunun için halk ta sağlığının en küçük bir sarsıntısında derhal bir mütehassısa koşar. Cünkü insan derdine derman için mut'ak bir Lokman arar. Modern tıbbın Lokmanı da mütehassıstîr. Dr. Behçet Sabit Erduran Şehrin garb kısmında istimlâk edilen 60 hektarlık bir arazide yakında tesisata başlanacak Satıhk kalemler ir mecmua, harbden evvel Fransız gazetecilik âleminde yüzgösteren çirkin bir alışverişin gönül bulandıncı hikâyesini kaydediyor. İnsan, vesikalara müstenıd olmasa bu hikâyenin uydurma bir şey olduğuna inanacak. Fakat her fıkra, her vakıa, her hüküm, tarih gösterilerek, yer tesbit olunarak, isim verilerek tevsik olunduğundan maceranın doğruluğuna inanmamak mümkün değil. Mecmuanın birkaç sayısında yazılan işlere bakılırsa harbden evvel bütün Fransız gazeteleri başta Tan, Maten, Figaro, Jurnal, Eko dö Pari ve Deba olmak üzere kendilerini Fransa maliyesi zaranna satmışlardır. Yalnız Çarlık Rusyasının bu satıhk kalemlere bir yılda iki milyon frank ödediğini söylemek; şirketler kurularak, dalavereler çevrilerek, yıllarca yapılmış olan alışverişin genişliğini göstermeğe kifayet eder. Ben, Yirminci asırda ve medeniyet merkezlerinin en ileri gelenlerinden birinde açılan bu satıhk kalemler sergisi hakkmdaki yazılan okurken şarkın eski şairlerini düşündüm. Onlar da kendilerini böyle satılığa çıkanrlardı, şunu bunu gülünc veya iğrenc surette metederek para dilenirlerdi. Dunıp dururken eline mufassal bir methiye sunulan adam, şayed yüze karşı yapılan öğüşlerin hakikatte söğüş olduğunu düşünerek caize vermezse şair, yeni baştan kaleme sarılır ve bir gün önce göklere çıkardığı adamı hiç sıkıl madan yerlerin dibine geçirirdi. Adanadan bir manzara Adana (Hususî muhabirimizden) Anadoluyu hatederek Suriyeye ve Irak yolıle şarka gıden ve o taraflardan garba geçen tayyarelerin ekserisi Adanada konaklar. Geçen teşrinisanide nususî tayyaresile Bağdad üzerinden İrana giden Alman İktısad Nazırı doktor Şaht ta bu raya inmiş ve söz arasında: «Memleketiniz daimî bir ilerileme ve inkişaf yo lundadır. Bir iki sene sonra burada şimdiki boş arazi yerine asrî bir hava limanı görüleceğini kuvvetle ümid ediyorum.» demıştı. Doktor Şaht'ın bu temennisi bir iki sene değil de birkaç ay sonra tahak kuk etmek üzere bulunuyor.. Bilindiği üzere, İstanbul Ankara hava seferleri önümüzdeki ilkbahardan itibaren Adanaya kadar temdid edile cektir. Bunun için belediyece, hükumet namına, şehrin garbmda münasib bir yerde 60 hektarlık bir arazi istimlâk edilmiş bulunmaktadır. Tesisata yakında başlanacaktır. nazaran havasının 1015 derece daha sıcak oluşu, portakal ve limon bahçelerinin çok cazib manzarası, asari atika hususundaki zenginliği yavaş yavaş seyyah celbetmeğe başlamıştır. Bu sene Ankaradan bazı yolcular da gelmiştir. Belediye bu vaziyeti gözönünde tutarak, ileride aynca modern ve büyük bir otel yaptırmayı düşünmekle beraber, şimdilik, kendisine aid olan yeni otelde bazı tadilât yaptırmış, banyolu ve tam konforlu birkaç oda daha ilâve ettirmiştir. Otelin temiz ve geniş bir salonu da vardır. Tadi lât işleri nisanda bitmiş bulunacaktır. Haşaratla mücadele Koşu yeri Tayyare meydanı bitişiğinde, plânı Ankara ipodromunu yapan İtalyan mükendisi tarafmdan hazırlanmış olan koşu yerinin tesisatma, idarei hususiyece baş lanmaktadır. Tesısatın tamamını bir senede bitirmek mümkün olmadığından, kısım kısım ikmal edilecektir. Şehrimizde, Istasyon caddesinde modern bir Halkevi binası yaptırılması da kararlaştırılmıştır. Bina için mühendis Mithat tarafmdan bir plân yapılmışsa da bu plânm kabulü henüz takarrür etmiş değildir. Haber aldığıma göre, bu işi tetkike memur komisyon, projenin müsa baka ile yaptırılmasmı düşünmektedir ki, herhalde bunda büyük isabet vardır. Binaya yüz bin Iiradan fazla para sarfedileceğine göre, müsabakanın faydah olacağına şüphe yoktur. Bina, Halkevi için lâzım olan büro lardan maada, kurs salonlannı, bin kişilik bir konferans salonunu ihtiva edeceği gibi, Cumhuriyet Halk Partisine ve Adanaya gelecek büyüklere tahsis edilecek kısımları da muhtevi olacaktır. Aynca yirmi bin cildlik bir de kütübhanesi bulunacaktır. Adana Belediyeslnin bütçesi Adana belediyesinin 937 bütçesi hazırlanmaktadır. Bütçe encümene havale edilmiştir. Geçen kânunusanideki tuğ yandan şehrin muhtelif caddeleri harab bir hale gelmiş ve bilhassa Kolordu caddesinde yeni yapılan kaldırım döşemeleri altüst olmuştu. Bunlan tekrar düzelt mek için bütçeye fazla tahsisat konula cağı öğrenilmistir. Turizm işi Çukurova gün geçtikçe bir turizm bölgesi olmak istidadını göstermektedir. Bilhassa kışın, Anadolunun başka yerlerine çiriyor, demek olur. Elbette, elbette... Onu inkâr eden var mı? Gülhane Hattı Hümayunu, bir hastaya son nefesinde verilen sun'î... hava gibiydi. İnkıraz çok evvelden, Kanuniden sonra başlamıştır. Haleti nezi uzun sürdü. Amma, devletlim, böyledir diye hastanın boğazını sıkamayız. Çıkmıyan canda ümid vardır. Bende ümid fılân kalmadı. Genclerden biraz ümid ediyorduk, onlar da Kafkası, Mısın fethedeceğiz hulyasile İzmiri de verdiler, Bursayı da. Nefsine kıyas etme. Sen ihtiyarlamış olabilirsin. Gencler de hayale kapılmış olabilirler. Fakat şimdi Anadoluda hayal değil, hakikat vardır. Hüsnü Bey bir elini Fazlı Beye doğru «bırak Allahını seversen...» diye tercüme edilebilecek bir ümidsizlikle salladıktan sonra yerine otururken tekrar doğruldu: Nefsine kıyas etme, diyorsun. Nefis nedir a Fazlı Beyciğim? Nefis dediğin sen, ben, hocam, Ahmed, Mehmed değil miyiz? Heyeti içtimaiye dediğin bunların heyeti mecmuası değil mi? Kim halinden memnun ki? Odadan içeriye muavin Celâl girdi. «Kim halinden memnun ki?» sözünü duyduğu için gene Hüsnü Beyin maaşmdan ve mektebden şikâyet ettiğini zan Mıntakamız ziraat mücadele teşkilâtı, ılkbaharda pamuk ekili tarlalarda haşe rat mücadelesine başlamak üzere hazır lık yapmaktadır. Bu sene (Krozof Va ris) denilen haşerata karşı esaslı tedbirler Şark edebiyat tarihi bu çirkinliklerin alınması mukarrerdir. Bu iş için «Far mall» tipinde 14 tane onikili ve bir tane örneklerile doludur. Bu hal, namuslu de yirmili polverizatör sipariş edilmiştir. edebiyat üstadlannı pek sinirlendirdiğinAyrıca 80 ton ta ecza getirtilecektir. den şiirde ısrarla dilenciliğin caiz olamıMekteb işi yacağına dair fetva da çıkarmışlardır. Bugünlerde ortamekteblerin 937938 Hüseyin Kâşifinin «Bedayiülefkâr» adlı yılı bütçeleri hazırlanmaktadır. Gelecek eserinde bu edebî fetva yazılıdır. ders yılı için birçok şubelerin açılacağı Bununla beraber şiirle dilenmek, şiirve bu yüzden bina hususunda sıkıntı çe le şantaj yapmak, şiirle bombalar savurkileceği anlaşılmaktadır. Herhalde ikin mak asırlarca devam etti. Hatta şairin ci bir ortamektebin açılması zarurî oldu biri bu hali, utanmadan kalem haklan ğundan, şimdiden bu ihtiyac gözönünde arasına soktu. Bakınız, o hayasız adam bulundurularak icab eden tedbirlerin a ne diyor: «Benim düşüncelerim kızlalınmakta olduğu memnuniyetle öğrenil nmdır. Onlara birer koca bulurum. Famiştir. kat damadlarımdan biri ınnın çıkarsa kıOrtamekteb müdürü Fazıl Erim terfi zımı hemen ondan geri alırım, başkasına an Yozgad lisesi müdürlüğüne tayin edil veririm..!» Demek ıstiyor ki methiyeden miştir. Buraya geçen ders yılı başlangı maksad para çekmektir. Şayed, kasideyi cında gelen Fazıl, kısa bir müddet zar alan para vermezse şair, o kasideyi başfında gayret ve liyakatile kendisini mu kasına sunabilir. hite sevdirmişti. Bir başka şairin de şu hezeyanını dinErzurum Vilâyetinin yeni liyelim: «Şiir, üç türlüdür. Birincisi methiyedir, ikincisi ricanamedir. Medıh sene bütçesi Erzurum (Hususî) Umumî mec olunan zat ihsan ederse sena, etmezse hilis hazırladığı mütevazin bütçeyi tasdik civ hazırdır. Ben şiirin üç nev'inden ikiiçin umumî müfettişliğe vermiştir. Bu se sini söyledim. Ey âlicenab efendım, şimneki bütçede bilhassa ziraat ve baytar di ne buyurursun?...» Tehdid, yaman; fasıllarına ehemmiyetli zamlar yapılmış sebebsiz metholunan adam kesenin ağzıtır. Fennî ziraati teşvik, ıslah edilmiş tonı açmazsa şiirin üçüncüsü, yani hicviye humluk ve meccanen ziraî alât dağıt yazılacak!.. mak için tahsisat konduğu gibi hayvan Sevine sevine kaydedebiliriz ki şarkta yetiştirmekle meşhur olan mıntakamızdaki köylere boğa ve aygır tevzii için de bu kepazelikler artık görünmez olmuştur. para aynlmıştır. Fakat Avrupa gazetelerinden bir kısmı, Vilâyette yol faaliyeti başlamak üze kalem haysiyetine yakışmıyan bu an'aneredir. Erzurum Ilıca yolu yeniden ya yi yaşatıp duruyorlarmış. Gene o haysipılmak üzere ihale edilmiştir. Transit yet namına yazık ve çok yazık! yolu inşaatı, demiryolu faaliyeti geniş bir M. TURHAN TAN sahada ilerlemektedir. Trabzondan Kop dağına ve oradan da İran hududuna kadar iki kısma ayrılan transit yoluna hu23 Nisan susî kıymet ve ehemmiyet verilmektedir. Çocuk Bayramı haftasının ilk günüdür. Yavrularınızm bayHer iki kısmın idaresi Trabzonla Erzu ramı icin hazırlanınız. rumda bulunan birer başmühendısle maiyetlerindeki heyetlere tevdi edilmiştir. nederek yüzüne baktı. Hayvanat muallimi, odadan içeriye bir müttefik girdiğini anladığı için, onun bu zannmı da bertaraf etmek istiyerek ayağa kalktı ve ona doğru bir adım attı: Sen söyle Allahını seversen, dedi, bir çocuk ötekine maymun Türk mü demiş ne... O da ona taş atmış. Sen tafsilâtını daha iyi bılirsin. İnzıbat meclisleri toplanacakmış. Genclerimiz burada hitabeler irad ediyorlar. Taş atan çocuğun koğulmasına rey verenler... Nasıl dedi bakayım? Eşekmişler amma Türk değilmişler... onu konuşuyorduk. Celâl, elindeki büyük defteri masanın üstüne koyarak resmî bir sesle cevab verdi: Müdür bey inzıbat meclisinin toplanmasına lüzum görmüyor. Beyhude münakaşalar olacağmı anladı. Resen karar verecek. Hâdisenin uzun derin istişareye muhtac bir ciheti yok ki. En kibar talebemizden biri ötekine eşek demiş. Bunda kafa göe yaracak ne var? Az daha... Necati atıldı ve muavinin sözünü kesti: Yalnız eşek mi demiş? Türkü unutuyorsunuz. Muavin onun yüzüne bakmadan omuzlarını kaldırdı: Bir de Türk demiş olsun, bir yerine iki kelime... O ikinci kelimenin içinde bütün bir millet var. Celâl Necatiye doğru bir dirseğini sallıyafak: Aman efendim, aman... dedi, siz bunlan talebeye edebiyat vazifesi olarak veriniz, biz mektebin asayişinden mes'ulüz. Hüsnü Bey sesini yükseltti: H a h ! dedi, biz de bunu söyledık te kötü olduk. İkinci dersin çanı çalıyordu. Kendi sinde vazife fıkri ilkönce uyanan tarih mualliminin arkasından Orhan ve Necati dışarı çıktılar. Ötekiler içeride kalmıştı. Orhan öğle teneffüsünde müdürün odasına girdi. Onu yalnız bulunca hiç yapmadığı birşey yapmıştı: Selâm ver meden bir sandalye çekti, karşısma oturdu, dirseklerini yazı masasının üstüne ,dayayarak, müdürün yüzünde hayretten öfkeye doğru seyreden inkılâbların farkında olmamış gibi, söylıyeceği* şeyin mevzuuna verdıği ehemmiyetten etrafındaki hâdiselere bir zerre bile ayırmak istemıyen msanın parçalanmaz dıkkatile yalnız hedefını düşünerek söze başladı: (Arkası var) Cumhuriyetin edebî tefrikası: 20 BİZ İNSANLAR Yazan: Peyami Safa yordu: Ben kırk üç sene ders verdim, dedi, ne oldu? Yedı yüz şu kadar kuruşla tekaüde çıktım. Bu ihtiyar yaşımda hâlâ ekmek parası peşindeyim. Bu milletten geçmis artık evlâd. Tarihî mühletini ikmal etmiş bu mi'let. Siz gencler ahn e!e de görelim bakalım. Onu da gördük: Jön Türk dediler, daha bilmem ne dediler. Bizi muharebeye sokup bu hale getirenler, perişan edenler hep o Jön Türkler, daha doğrusu bön Türkler değil mi? Ulumu diniye muallimi hep başını sallıyarak Hüsnü Beyi tasdik ediyordu; tarih muallimi, Orhanın yüzüne bakarak alçak sesle: Bu da bize mahsus bir haleti ruhiyedir, dedi, bir heyeti içtimaiyenin mu kadderatı mevzuu bahsolurken, hep şahsımıza aid gavaili ileriye süreriz. Hüsnü Bey şahsan feleğin sillesini yemiş bir gayrimemnundur, nefsine kıyasla bütün bir Türk camiasının inhitat ve izmihlâle sürüklendiğine hükmeder. Ben tabiat şunu bahşeder, bunu bahşetmez gibi bir söz sdylemedim ki... Bahşetmek sözünü bile ağzıma almadım. Onun gibi lâflar bunlar... Necati hâlâ gülen ulumu diniye muallimine bir baktıktan sonra Hüsnü Beye doğru iki adım daha attı ve sordu: Pekâlâ... Bunlar edebiyat; sizin hayvanat ne buyuruyor? Tetkik ettiğiııiz eşek sülâlesi arasında Türk isminde bir smıf var mı? Hayvanat muaüimi başmı kaHırıp ve iki elini dua eder gibi açarak: Bu da edebiyat! dedi, nereden nereye... Biz senden çok yaşadık, evlâdım... Fen tarihinde bize de Hamiyyeti Milliye, Hamiyyeti Vataniye denilen o yaldızlı habları yutturdular. Bak ne olduk! Saatine iki mecidiyeye ders vereceğiz diye buralarda sürünüyoruz! Yüzünde acılıklar birikti. Siş kapaklan altında gözleri kapkaranlık olmuştu. Üst dudağından sarkan pos bıyıklarının altında açıldığı görünmiyen bir ağızdan peltek, yayvan, ezik bir telâffuz çıkı Hayvanat muallimi, genc edebiyat muallıminden daha sakin ve mutedil bir muhatab bulmuş olmanın cesaretile başını yukarı kaldırdı, Necatinin yüzüne hiç bakmıyarak Fazlı Beye sordu: Ben gayrimemnunum da sen memnun musun hazret?.. Yaşm kaç? Benden en aşağı on beş yaş küçüksün. Gene de halınden şikâyet edersin. Halimden şikâyet başka, mensub olduğum heyeti içtimaiyeyi batırmak başka... Ben de işte şahsî mukadderatımızla millî mukadderatımızı birbirine kanştırmıyalım, diyorum. Edvarı inkıraziyede bütün akvam Yunanı Kadim, Roma, Kartaca, hepsi... bütün akvam, menafı ve amali şahsiyelerini heyeti içtimaiyenin ihtiyacatına tercih ederlerdi. Bizde de öyle oluyor. Sonra Anadoluda bir avuc kahraman, canlarını dişlerine takmışlar, vatanı müdafaa ederlerken, biz burada aldığımız aylığm kifayetsizliği' bahanesile onlara küfranda bulunuyoruz. Hüsnü Bey ayağa kalktı. Fakat başının daima öne doğru sarkık, rahatsız ve ahenksiz bir duruşu vardı. Yüzündeki acılığa hafif bir istihza kanşıyordu. Dişsiz ağzile birşey emer gibi yutkunduktan sonra: Benim söylediğime geldiniz, dedi, memleketimiz de bir devrei inkıraziye ge I

Bu sayıdan diğer sayfalar: