4 Ocak 1939 Tarihli Tan Gazetesi Sayfa 9

4 Ocak 1939 tarihli Tan Gazetesi Sayfa 9
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

Beşiktaş Muhafızlığına Götürüldüm e e Beni Kapıdan Girerken Hürmetle Selâmlamışlardı, Fakat İçeri Girer Girmez Hapsedildiğim Söylenildi Pen Paşa hazretleri beni öldürtmek istiyordu. Gün - lerce ve çok uğraştı, beni do uğ - Taştırdı. Bir gün, beni tepeletmek için Odöma gönderdiği iki adamını cl- lerinden aldığım silâhlarile önü- Me kattım. Zaptıye nazırına gö- türdüm. Diğer bir gün Çamlıcada Üzerime saldıran adamlarım to Parladım, it sürer gibi Üsküdar mutasarrıflığına soktum ve en pj- bayet bir gün de Şişlinin ıssız bir Yerinde kendisile şereflendim. İş. tanbulun bu sırma kordonlu azgın haydudile iki adamına, papüçla- rını ters giydirdim. Yere attırdı ğwm silâhlarını alıp Gezi Ethem Paşaya getirdim. Aylardanberi bu damın yüzünden çektiklerimi bi- Ter birer anlattıktan sonrs; — Paşam, dedim. Getirdiğim şu silâhları gibi canlarını da alabilir. dim. Ancak sığındığım, ekmeğini yediğim şu büyük kapının sahibi- ne karşı nankörlük etmek İsteme- dim. Anlıyorum ki, benim için ar tik İstanbulda kalmak, güvenle yaşamak imkânı yoktur. İzininiz- le bu akşam yanınızda kalacağım, yarınki trenle de Sereze gidece- ğim. Hidise Ethem Paşanın da camı- m sıkmıştı. Hırsla kalkmış, baş- kâtip Tahsin Paşanın odasına git- mişti. Dört saat sonra iki Paşa da güler yüzle yanıma gelmişlerdi. Artık Fehim Paşanın benimle üğ- Taşmıyacağım inançlıyarak, beni Sereze gitmekten vaz geçirmişler. di. O gün sarayda neler oldu, ne- ler görüşüldü bilmem? Yalnız on dan sonra Fehim Paşa da, adam- Jan da benden allerimim.4 Tanrının rahat, huzur vermedi ğine, kul da vermez, derler. Çok doğru bir sözdür bu. Fehim Paşa beliyesinden sonra başıma bir de Vasıf Paşa gailesi tünemişti. Be- şiktaş muhafızı Hasan Paşanın muavini olan bu zatın, beni hiç sevmediğini, hattâ arkamdan, Bul gar piçi diye, ap tuttuğunu da Bu yüzden başıma bir felâket getirmemek için Beşiktaş tarafla- rında gezmekten bile çekinirdim. Bir gün Nazır Şefik Paşanın ver- diği bir vazife ile Dolmabahçeye gitmiştim. Aradığım adamı buls- madığım, kahvede oturmayı da sevmediğim için saat kulesinin ya nındaki bahçede geziyordum. sırada polis olduğunu tavır ve kıyafetinden anladığım sivil bir efendi yanıma sokuldu. Gerçekten bir memura yakışacak terbiye ve naziklikle beni selâmladıktan son- ra; — Zaptıye nazırı paşa hazret- lerinin, dedi, Bazı emirlerini bil- dirmek için Beşiktaş omuhafızlı- ından şimdi sizi istiyorlar efen- dim. Nasıl oldu bilmem; basiretim bağlandı ki, beni istiyenin kim ok duğunu, Dolmabahçede bulundu- Bumu nani öğrendiğini bu me murdan soramadım. Hatırma hiç te menfi ihtimaller gelmediği çin, peki dedim, yürüdüm. Beri: karakolunun merdive- hinde karşılaştığım İn #fendi beni gerçekten sayg? ar Şıladı, Başka izli İsmail Hakkı beyin yanına götürdü. Beni güler bir yüzle karşılıyan komiser bey SAR kapısını kapattıktan sonra su- Fatını ekşitti, önüne bakarak: — Vasıf Paşa hazretler'nin em- tiyle hapis edildiniz, dedi. Kusura bakma, ne yapalım bizde emir kuluyuz, Bu emri cidden büyük bir se- kinlikle karşıladım. a Sorm ) islyeye çöktüm. alimi danışıklı dönüşüklü felâkete ken- f rayı da basmıştı. K. Yakın Tarihin En Esrarlı Çehresi: SO dimce bir sebep araştırma yuldum. Bıyıklarımia oyniyarak düşmüyor, arasıra da acı aci gü- Jümsüyordum. Halimdeki bu yu- muşaklık başkomiseri şımartmış, cesaretlendirmiş olmalı ki, çalımlı bir eda ile güldü ve: — Haydi düşünmeyi bırak şim- di de, dedi. Silâhını ver bakalım. Ke sanki başıma yılk)- mıştı. Silâhımı vermek mi?. Benim silâhım ancak ben öldük- ten sonra alınabilirdi.. Yapılan bu ham teklif beni çileden çıkarma- ğa kâfi geldi. Üzerimde iki Na- gant rüvelveri vardı. Oturduğum yerde ikisinin de kılıflarını hızla önüme çektim, kapaklarını açtım, kabzalarını avuçlarımla o sıktım, gülümsiyerek: — Kapı yoldaşı, çok acırım sa- na. Can alıp, can vermek, silâh vermekten daha kolay, daha tatlı “Ya, kolaysa gelsin; kendisi alsin. Ben silâhımı kimseye veremem. Dedim, tsbancalarımı çıkardım. Komiser bey bir sıçrayışta ken- dini odadan dışarı atmış, yayga- top- lanan polisleri, zaptıyeleri bana hücuma teşvik ediyordu. Gürültü- ye Vasıf Paşa da odasından çık- mıştı. O da, silâhlarını vermezse vurunuz, diye bağırıyordu. Fakat bulunduğum odaya sokulsn yok- tu. Kararımı vermiştim. Üzerime varmak İstiyeni yere serecektim. Hâdise caddeye de aksetmiş, bü- yük bir kalabalık karakolun önü- ne birikmişti. Rezalet diz boyunu aşmıştı. Kimbilir, daha neler de olacaktı. O sirada Gazi Ethem Pa- şanın yaveri kolağası Mahmut bey birden bulunduğum odaya girdi. Telâşla: — Nedir bu bal Sadık, dedi. Çıldırdın mı sen. Çılgın olmadığımı gösteriyor. Yapılmak istenilen bu haksız ve kahbec& muameleyi olduğu gibi, büyük bir sükünetle anlatıyordum. O sırada Vasıf Paşa da elinde bir tabanca ile bulunduğumuz odaya girdi. Hareketimin padişaha, hü- kümete karşı isyan olduğundan bahsile beni vurduracağını söylü- yordu. Bir çalımına getirdim, e- İlinden tabancasını aldım, kendi. sini de savurarak odanın köşesin- de bulunan geniş bir koltuğa fır- lattım. Kaşlarımı çatarak: — Paşa hazretleri. Bana karşı yapılacak ber hangi bir hücum te- sebbüsünü hayatınla ödersin. Key- fin, kibrin için burada kardesi kar deşe kırdırma, Benimle görülecek hesabın varsa işte karsındayım. Dedim, elinden aldığım taban casını oturduğu kanapenin üzeri- ne bırakıverdim. Yerinde dura- mıyor, kıvraniyor, fakat elini ta bancasına bir türlü uzatamıyor- du. Koridordan geleceğini umdu- yardımdan da ümidini kesmiş- Elimde rehin olarak kaldığım sexmiş, akılsız başını önüne almış tı. Yaver Mahmut bey de birden ortadan kayboluyermişti. Vakit geçtikçe kapıdan savru- iş ; si — lan tehditler de yavaş yavaş yı muşamış, hattâ nasihat, rica şek- Tini bile almıştı. vk Ir aralık kapıdan başını uza- tan başkomiser arka kapr dan çikip gitmemi bile teklif et- mek suretile, beni aldatmak ve- yahut ta gerçekten uzaklaştırmak. çaresini aramıştı. Fakat ben kabul etmiyordum. oOÇünkü karakolda kopan bu rezalet fırtınasının ss- rayın camlarını tıkırdatacağından emindim. pr (Devamı vur) GG kuşunun yumurtası patlayınca, zavallı Vangas, berhava olan Acicibanko kabilesi efradından ârta kalanların birisi idi. Komşu kabileye başlarına ge- lenleri yanayakıla anlatıyordu. “Efendim,, diyordu. Sabahleyin di, güneş göklere enikonü tırman- mıştı. Reisimiz, berrak gözlü, ber zak gönüllü Anakonda İsidorn kö- yümüzdeydi. Masmavi bulutsuz gökte gök gürültüsü dinledik. Şaş tık. Hepimiz çardaklardan dışarı uğradık. Ellerimizi gözlerimize tuta rak, bakışlarımızla gökleri kola- çan ettik. Bir de ne görelim, koca bir kuş zırıldıya, gürüldeye uçu - yor. Öyle korktuk ki köşe bucak yerlere yüzüstü kapandık. Yalnız şefimiz Anakonda korkusuz olarak ayakta duruyor. Ve yumruğunu Gürültü kuşuna sallıyordu. Gü - rültü kuşu güneşin tâ suratına kar şi uçtu. Sonra sancısı tutmuş gi- bi suğa sola sendeledi, sesi kısıldı. Yalvarırmış gibi sesi cız etti sus- tu. Bir yanına eğildi. Eğildi, ve sanki caneyine bir avcının okunu yemiş gibi yuvarlana yuvarlana inmeğe başladı. Sık ormanın içine düştü. Havada taklalar kılmağa koyulduğu sirada, kuşun kapkara sırtına tünemiş olan iki beyaz in san gümüşi ki ır açarak şi » male doğru sü uçtular iz bü hali görünce ne edece- ğimiz ine yapacağımızı şaşır dık, kadınlar sağa sola koşuyor - H Lİ BİR KE Nerede o olduğunu öğrenmek için Amerikaya yahut Japonyaya gitmeyinir. Bu önemli keşif İs tanbulda, Aksaray o mahallesinde olmuştur. Orada oturan bir bayan okuyu- cumuz kışları çok üşüyormuş. Ge- çenlerde iki gün tecrübe için vin triko kilot giymiş. (Ben onu külot diye bilirdim amma, bir bayan kilot diyince doğrusu elbette bu- dur) bunun üzerine ısınmış ve ü- şümemiş... Bu sayın okuyucumuzun henüz genç olduğunu ve büyük annesi- min yanında bulunmadığını tabii tahmin ediyorsunuz. Yaslıca ok saydı, yahut büyük annesi yanın. da hulunsaydş, yünden yaj çamaşırlarının o eskide: asıttığı bilirdi. Hatiâ o eski za- yünden kilot giymek is- temiyen bayanlar pâzenli basma. dan uzun pantalon giyerlerdi. O zamanlarda kısa etek modası he- nüz çıkmadığı halde pâzen panta- Ionun o paçaları çarşafla lâstikli meslerin arasından görünür ve pâ- zen kırmızı ile lâcivert karısık a- lacah renkte olunca —doğrusu— pek te hoş görünürdü... Kısa etek ve ipek çorap devrin. de yetişen tazeler o eski zaman modasını, tabii, bilemezler. Onun için şimdi bir genç bayanın kendi eliyle yin triko kilot örerek onun- In ısınması ve üşümekten kurtul- ması gercekten - bir kesif sayılır, Onun gibi, kış mevsiminde çok ü- şüyen başka tazelerin de hu keşif. ten haber almaları kendileri için hayırlı olsa gerektir, Kısın insanı üşümekten, soğuk almaktan en iyi koruyacak iç ça- maşırları yünden olanlardır. Cün- kü yünden çamaşır, bir kere, in- sonın vücudüne yapısmaz, tenle onun arasında bir kat hava taha. kası kalır, Sonra da yün örgünün arasında da hava hulunur. Bilir. siniz ki İnsanı en İyi ısıtan şey de havadır. İnsanın derisi teneffüs eder diye değil, hava insanm ken- di sıcaklığını dışarıya az naklede- rek © sıcaklığı kaybettirmediği için... Fanileden hazır yapılmış olan iç çamasırları da yünden olabilir. se de trikonun aralıkları daha ge- niş olduğu için onda daha cok ha- va bulunur ve fanileden daha xi- yade ısıtır. Hazır fanile bilmedi- fahrikada kimbilir ŞİF pıldığı halde, kendi elinizle ör- düğünüz yumuşacık ve sıcacık tri- koyu giymek keyfi de tabii başka | olur, Yalnız, trikonun bir mahzura vardır. Ten pek nazik olursa onu biraz tahriş eder, kaşınma verir. © zaman da trikonun altına pek ince bir kumastan —fakat ipekten değil — birsey daha giymek müm- kündür. Yünden çamaşırların bir iyiliği de ger ıslanması ve geç kuruma- sıdır. İnsan kısın terlemivor san- sa bile gene vilent az çek ter et karır. Yünden başka kumaslar bunu cabuk cekerler ve cabuk te. bahhur ettirirler, Terin buhar ol- ması vücedün sıcaklığını azaltır, üsütür. Halheki yün teri çabuk ve çektikten sonra da vek yavaş kurur.. Bir de vün vücu- dün teriyle ıslandığı vakit hile a- rasından hava gene gecer. Bu da İnsanı ısıtmak icin bir iyiliktir. Triko örmek için kullandığınız yünün rengi de —ısıtmak bakı. mından— ehemmiyetlidir. Siyah yün bevaz yünden iki defa fazla ısıtır. Fakat İnsan İç çamasırı icin bile siyah rengi sevmez. O halde mümkün olduğu kadar koyu renk te yün seçersiniz. Siyaha cn ya- kin derecede ısıtan koyu mavi renkte yündür. Ondan az kırmızı, daha nz koyu yeşil, sonra da açık yesil... Yünden iç camaşırma alışmak meselesine gelin: Zaten sayın okuyucumuz da bı sormak için mektun yazmış, — Şimdiden böyle bir vasıtay; müracaat edecek olursam ilerde aleyhime mi, yoksa lehime mi olur? Diye soruyor... Çok üşümek ge- çerse yün triko zaten kendi ken- dine fazla gelir. Cok üşümek de- vam ettikçe de yün trikonun a- leyhe çıkmasına bir sebep yoktur, Yünden triko pek soğuk mev. simde, çok üsüyenler içindir. So- guklar azalınca, yahut soğukta da çok üşümiyen bayanlar ipekten iç çamaşırı giyerler: O da yünden sonra en İyi ısıtan kumaştır, Yünden trikoya insan alışıp ta kısın onu her yıl arasa da çok «0- ğuk zamanda üşüyüp soğuk al maktan e Mehmet Tanal imzalı okuyucu- muzun gazeteden sorduğu şeyleri kendisini tedavi eden hekimlerin- den öğrenmesi elbette daha mü- nasip olur. HiKAYE Gürültü Kuşunun Yumurtaları Yazan: Rearden Conner ğanlar gibi çatır çatır Jâkırdıyorlar. Erkekler telâşlı te- lâştı seğirdip duruyorlardı. İşte o zaman Anakondanın sesi duyul- du. “(Ey Acicibanko kabilesinin kahraman evlâtları! Beyaz insan- ların Gürültü kuşu yaralamp düş tü. Hazırlanın baltayla, nacakla ormanda kendimize bir yol açıp, kuşun imdadına koşacağız. Ka - dınlar hemen yemekler pişirsin - er, ki kuşa verip besüyelim kuş canlansın da yine kanat üzerinde uçsun.) dedi, Tıpkı Anakondanın söylediği gibi hareket ettik, kılıçla, baltay- la, sopayla, biçtik, kestik, kendi - mize sık orman İçinden bir yol yardık. Ardımız sıra yemekler, ye mişler, ve hurma şarapları taşıyan kadınlar yürüyorlardı. Kadınların | peşlerindense çocuklar koşuyorlar- dı. Akşama doğru kuşun düşmüş olduğu yere güç belâ varabildik. Hepimizin obacakları korkudan zangır zangır titriyordu. Fakat bilmiyordu. Kuşun tâ yanına ya - naştı. koca Gürültü kuşu! Bizler, Acicibanko kabilesinin kahraman- ları sana hoş geldin deriz. Zorlu uçuşundan sonra senin imdadına koştuk) diye bağırdı. Fakat kuş ne cevap veriyorı ne kımıldanıyor- du. Anakonda onu eliyle dürttü. Ötesini 'berisini yokladı, kulağına eğilip “Bizler sana geldik!, diye birkaç kere bağırdı. Faka* kuş hiç ses çıkarmadı. nakonda bize doğru dönünce gözlerinde hüzün © vardı. “Ey kahramanlar!,, dedi. “Beyaz- ların Gürültü kuşu ölüdür!, Bir den kadınlar ah vah diyerek acık- hı çığlıklar saldılar, dövündüler ağladılar, erkeklerse karınlarının acıktığının farkına vardılar, Olu- rup kuş için getirilen yemekleri yediler. Fakat Anakondayla kabile doktoru Combolongoro kuşu yok - Jayıp duruyorlardı. Tâ neden son- ra kuşun gövdesinin alt tarafında koskocaman iki yumurtanın sark- makta olduğunu söylediler. Ana- konda, belki o yumurtaları ku'uç- kâya çekerek, Gürültü kuşu civ - civleri peydalamak mümkün ola- cağını, ve bunun için de iki yu- murtayı köye taşımak lâzım gele- ceğini söyledi. Yumurtalar upuzundu. Hem de kabukları, kabile mızraklarının dö vüldüğü çelikten kat ket sertti, Büyüklüğünün ve sertliğinin o k#- dar zarari yoktu amma her biri on kahraman kadar ağırdı, onu taşı- yan babayiğitlerimiz buram bu - ram tütüp terlediler. 'umurtaları bir barakanm içi ne, yumuşak kuru ot döşek leri üzerine yatırdık. Barakayı 1 sıtmak için kabilenin, daha taze buzağlamış en anaç ineklerinin i- | Kisini yambaşlarına bağladık. Gün lerce bekledik. Fakat yumurtalar. da hiç canlılık eseri yoktu. Tıpkı onları ilk bulduğumuz gün gibi i- şil ışıl ışıldayorlar, ve yine ölü - mün tâ kendisi gibi soğuk kalı - yorlardı. İşte tam o sıralarda ormana dal sedir. mış olan bazı cengâverlerimiz gü- müşlü kanatlarla uçan iki soluk be nizli adamı bulup getirdiler. Ust başları kalmamıştı, gözleri kan çanaklarına dönmüş, ve yanaxla « rında diken diken saçlar bitmiş- ti. Anakonda iki soluk benizliyi açık kollarla karşladı, bağrına bas tı. Onları barakaya götürüp iki yumurtayı gösterdi. Yumurtayı gö Ten kül benizliler büsbütün ağar- dılar. Bağıra bağıra kaçmağa Sa- vaştılar, Kabile doktoru Combo - loro beyazların yumurtaları görün ce kendileri taşımış olan Gürültü kuşunun imdadına koşmak istedik lerini, çünkü kendilerini taşımış olan oncağıza karşı tabiatile bü - yük bir sevgi duyduklarını söy- ledi. Anakonda onlara ormanda yolu göstermeğe kalkıştı. Fakat örmana 'gitmek istemiyorlardı. A- yak diriyorlar, ellerile hep yumur taları gösteriyorlar. Ellerile işe- retler ediyorlar. Anlaşılmaz bir dilden patırdaşıp » gürüldüyorlar, yerlerinde telâşlı telâşlı zıpzıp örten giri” Comboloro uçmak istediklerini, fa kat beyaz adam ve binaenaleyh pek mağrur oldukları için, böyle ovalık yerden değil fakat dağ te- pesinden uçmak istediklerini, ve 0- nun için hop hop bopladıklarım söyledi. B ilirsiniz ya asıl gök gürültüler Allahının, yağmurlar Allahı na öfkelenip de yağmurlar Alla. hitın ense köküne “Yu fettah' diyerek bir tokmak çaldığı ve yağ murlar Allahını şakır şakır ağlat tığı Okakangara tepesi vardır a, oz ları oradaki yüce uçurumun ke- narına getirdik. Fakat yine uçma- dılar, Comboloro cilveli oldukla « rından kışkırimak lâzım geldiğini söyledi. Biz yüzlerine güldük öte berilerini gıdıkladık, fakat yavaş yavaş uçurumun kenarına doğru dürtüyorduk. Onlar aşiftelenip hazlar ediyorlar, tuçmamazlıktan geliyorlardı. İstiğnalarından daha fazla dürtülmek istedikleri belli oldu. Biz de katıla katıla güle gü- le, onları dürttük, kış! kışladık. Fakat inadımız inattır, deyip, uça- caklarına uçurumdan aşağıya tepe takla dalmasınlar mı? E doğrusu şaştık kaldık. Çünkü Gürültü ku- şunun sirtindaki © tüneklerinden gümüş kanatlar açarak uçtukları- ni kendi gözlerimizle gördüydük. Uçurumun altından iki koca akba- ba kanada bindiler, Anakonda ibe yaz adamlar mutlaka kartal oldu- lar da memleketlerine dönüyor « lar) dedi. Yüreklerimizin Acısına su serpti, Artık Gürültü kuşunu dirilt- menin İmkânı kalmamıştı. Biz de olanca gayretimizi gürültü palaz- larını yetiştirmeğe verdik. Hepf- miz el birliğiyle koca bir fırın kur duk. Ormandan çaldar getirdik. Yumurtaları fırına koyduk. Firi> mn etrafındaki çalıları tutuştur- duk. Hepimiz firinn etrafında toplanmıştık. Amanın kardeşlerim, başımıza gelenleri bir göreydiniz, Yumurta palüz yerine, bir gök gü rültüsü, bir şimşektir patladı. İş te ben ve beş arkadaşımdan başka sağ olanımız kalmadı. Meğerim Gürültü kuşu ölüm patlangıcı yu- murtlamış, Biz ne bilelimdi?

Bu sayıdan diğer sayfalar: