11 Nisan 1937 Tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 7

11 Nisan 1937 tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 7
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

1 Nisan 1937 ARŞAM Istanbulda iki Sultan Ahmed camii, iki yenicami vardır Bunlardan birer tanesi fildişindendi ve evkaf müzesinde saklıdır Vefadan Süleymaniyeye doğru dö- müyordum. Karşıma üç dört seyyah çıktı. Biri gayet çetrefil bir lisanla: — Evkaf Müze?... Diye sordu... ÖP babanın elini... Evkaf müzesini ben de bilmiyorum ki.. Yalnız Süleymaniye camiinin arka tarafında bir medrese- de olduğunu şöyle hayal mayal hatır- yordum. Doğrusu kendi kendimden utandım. Otuz seneye yakın İstanbulda buluna- yım da şehrin en zengin müzelerinden birinin yerini bilmiyeyim, o müzeyi gezmiyeyim.. Karşımdaki seyyaha baktım, Adamcağız tâ Nevyorktan kalkmış, buraya gelmiş benim 30 sene- denbem gezmeği aklıma getirmediğim müzeyi görmek istiyordu. Düşündüm. İstanbula gelen seyyahlar şehrin ne- relerini gezerler?.. Ayasofyayı, müze eri, Kapalı çarşıyı, Kariye camiini ve saire... Şu Evkaf ve İslâm eserleri müzesini kaçımız görmüşüzdür?.. Maamafih bunda müzenin pek sapa bir yerde ol- masının tesiri de yok değil... İçimden «Mademki pek çokları şu müzeye ge ip gezemiyor, bari ben gezip te onlara anlatayım; dedim.. seyyahlarla berâ- ber yola düştük. Tahminim doğru çık- tı, Evkaf müzesini tahmin ettiğim yer- de bulduk. İçeri girdik... İlk gözümüze ilişen $£Y, içine beş altı kişinin ferah ferah girebileceği büyük kazanlar oldu... Bu belki dünyanın en büyük kazanları olan acalb şeyleri göstererek sorduk: — Bunlar yemek kazanları mı?.. — Müzenin rehberi gayet tabii ce- vab verdi; — Tabii yemek kazanları... Seyyahlar gözleri fal taşı gibi açıl- mış soruyorlardı: — Bunlarla kim yemek pişirirmiş, kim yermiş? — Büyım... Bunlar eski imaret k&- Zanları... Bu kazanlarda yemek pişirir- lermiş... Bunlara beş kişi değil, 7-8 kişi bile girebilir... Seyyahların bir türlü hayreti geç- miyordu.. «İmaret» in ne olduklarını anlamalarına imkân yok ki... Nihayet bir salona girdik... Ben İs- tanbulda bir tane Sultan Ahmeğ ca- Mü, bir tane de «Yeni cami> var sanı- Yordum.. meğer bunlar ikişer tane İmiş Fildişinden cami.. Camekânlardan birinde her tarafı Yekpare fildişinden küçük bir cami Gördük. Bu, Sultan Ahmed tamlinin modeli idi. Fildişinden küçük camide Sultan Ahmedin en küçük girintisi ve Şıkıntisına kadar hiçbir şey ihmal edil memiş, hepsi birer birer gösterilmişti. Evkaf müzesindeki fildişinden «Sul- tan Ahmed, camlindeki merdivenle- rin adedi bile büyük ağabeyisinin e kei le Evkaf müzesinde bir salon merdivenleri kadar... Sultan Ahmedi geçtik... Karşımıza bir cami daha çıktı.. bu da Yeni cami, Yeni cami, bütün teferrüatına ka- dar her çeyile karşınızda... Müzenin | rehberi: arar dedi, saraydan gelen bir fa- gg hepimiz durakladık: — Faraş mı bu?... Rehberimiz; — Evet. dedi, süprüntü faraşı.. Süprüntülerin içine döküldükleri fa- raş.. sarayın faraşlarından biri... Faraşa baktıkça hayretimiz katmer. leşiyordu. Şaşmamak mümkün değil ki... Faraş en nadide bir ağaçtan ya- 'pılmıştı. Fakat sedef kakmalarından tahta görünmüyor ki... Sedeflerin arar sında altan çiviler... Seyyahlar soruyorlar: — Buna mı süprüntü koyuyorlar. miş)... — Evet.. buna... Acaib bir çalgi Bir camekânın içinde garib şekilli bir tahta gördük. Rehberime sordum: — Bu ne? — Bu, eğer tabiri caizse - nesli tü- kenmiş, noolduğu unutulmuş - bir çalgı.. bugün bunu kullananlar ok madığı gbi, vaktile de nasıl çalındığı e” sırada önümüze garib garib, in- cecik pamuklu hırkalar çıktı. bir ta nesinin üstünü okuduk; «Birinci Beyazıdın hırkası,, Birinci Beyand bu hırkayı kullanırmış, bütün muharebelerde bu hırkayı zırhının ak tına giyermiş...> Şehzadelerin sünnet takımlarını, sünnet takkelerini, sünnet entarileri- ni sıra sıra seyrettikten sonra başka bir salona girdik. Eski Kur'anlar Burada bütün.dünyada kıymet bi- çilmiyecek kadar nadide İran ve Şark minyatürleri, gayet eski Kur'anlar var. Rehberim: — İşte, dedi, en eski Kuran... Cey- Jân derisi üzerine rastıkla yazılmıştır. Mukaddes kitabın kalınlığına bak- tım. Yarım metre kadar. her sahife bir metreye yakın.. bu kitab için 150 ceylânm derisi harcedilmiş... İran minyatürlerindeti” birinin ö- nünde durduk, Bu resim Nuh tufani- nı gösteriyordu, Arkadaşım: — Bu yüzlerce sene evvel yapılan resimden bugünün Amerikâ sinemacı larının istifade edeceklerini aklına ge- tirir mi idin?.. Amerikanın meşhur re- Jisörlerinden biri on sene evvel İstan- bula gelmiş, bu minyatürü aynen kop- ye etmiş.. «Nuhun tufanı; filminin ba- şında bu minyatürdeki tablo aynen canlandırılmıştir, Dedi. İlerledik. İslâm tarihinde meşhur- ların el yazılârı... Rehberim gösteriyor: — İşte Hazreti Ömerin el yazısı. iş- te Alinin yazısı.. işte Hazreti Osmanın el yazısı... Yürüdük: — Bunlar padişahların meşhur fer- manları.. Hemen her padişahın birer fermanı var... Bunları okumağa . çalıştım. Altın yazma fermanların içinde o kadar komik, o kadar gülünçleri var ki bun- ları birer birer, sıra sıra yazmakla sü- tunlar dolar da, taşar.. Bunun için bu fermanların gülünçlüklerini başka bir yazıya bırakarak geçtik. Yazı kalemleri Bu sırada rehberimiz bizi uzun bir camekânın önüne götürdü. Bu came- kân bizde yazı kaleminin geçirdiği is- tihaleleri gösteryordu. Evvelâ br ma- sanın üstünde muhtelif zamanlarda kullanılan kamış kalemler... Divitler... Rıhdanlıklar ve saire. sonra bütün bunlar gittikçe asrileşiyor... Bu camekânda kamış kalemden yar ve kalemine nasıl geçtiğimizi görüyor- giri salonlardan birinde müt- hiş bir faaliyet göze çarpıyordu. Sor. dum. Büyük bir halı müzesi açılıyor- muş. bu müze dünyanm en zengin halı müzesi olacakmış... Fakat müzede İstanbulun en eski binalarından bir iki tavan gördüm. Hepsi bir harika... Bu tavan- lardan birine bundan on beş sene ev- vel bir Amerikalının 10,000 dolar ver- diği söyleniyor... Bilmem amma... Mil- yarder olsam ben de veririm. Çünkü değeri Hikmet Peridun Es Tetrika No. 67, “Ittihad ve Terakki,, nin son devirlerinde Suikasdlar ve entrikalar Yazan: Mustafa Ragıb Ramazan gecesi yıldız sarayındaki Iftar sofrasından çıkan hadise. Enver paşa Balkan harbinden son- 7 m Ahmed İzzet paşayı istihlâf ede- k Harbiye nazırı olunca Sultan Re- and vaktile vefat etmiş biraderi şehzade Süleyman efendinin kızı Na- diye sultan ile evlenmişii. Genç Har- biye nazırının bu izdivacı, o zaman sarayca ve hanedan mahafilinde hoşnutsuzlukla karşılanmış, Abdül hamidi hal'eden «İttihad ve Terak- kiş nin mühim bir uzvunun Osmanlı Bi, bilhassa veliahd Yusuf İzzeddin ve ikinci veliahd Vahideddin efen- diler, Sultan Reşad nezdinde bu izdi- vacın aleyhinde olarak teşebbüsler- de belunmuşlar, fakat «İttihad ve mandan vekili sıfatile kudreti bir kat daha artan ve salâhiyeti -büsbütün genişliyen Enver paşanın icraetmi misal gösteren ikinci veliahd - «İtti- had ve Terakki» ye Karşı beslediği hu- sumet ve kinden dolayı - saray ve hanedan mahafilinde böyle bir pro- paganda yaptırıyor, Enver paşanın günün birinde kendisini padişah ve halife ilân ettireceğinden bahsedi- yordu... Halbuki bu propağandalar tama- mile asılsız ve boştu. Enver paşa, Na- ciye sultanla evlendikten sonra, baş ta padişah olduğu halde, bütün ha- nedan erkânına derin bir hürmet ve muhabbet beslemeğe başladı. Harbiye nazırı padişahın ve saruyın arzulari- zi - Hükümetin ve «İttihad ve Terak- kiz nin siyasetine müdahale şeklinde olmamak şartile - tamamile tahak- kuk ettirmeğe. çalışıyordu: Haneda» nın nüfuzunu ve itibarın korumak, Enver paşa için en ziyade ehemmiyet verilen bir nokta idi, Enver paşa kızdı ve... Vaziyet bu metkszdö ikön, bir gün sarayda kendi yaverlerinin mâruz” kaldığı bir muamele, Enver paşayı şiddetle mütesesir ederek hiddetlen- dirmiş, biran için, saray memafiline karşı beslediği hürmeti unutturmuş- tu. Harbiye nazırı, kendisinin ve ma- iyetinin şerefini kurtarmak maksadi. le padişahın en yakın adamlarına karşı şiddetle mukabele etmeğe ka- rar vermişti. Bu kararının tatbikini maiyetine emreden Enver bu sırada ne hükümdarlık an, vaziyetini düşünmüş, ne de padişa- hm güceneceğini hesab etmişti, Baş- kumandan vekili, o gün - tıpkı meş- rütiyet bidayetinde olduğu gibi - yumruklarını saraya sıkmış, saray mensuplarını tehdid etmeğe kalkış- mıştı. Hâdise şudur: ği Enver paşa bir sabah maiyetinde yaverlerinden B. Saffet ve B, Şükrü olduğu halde mutad veçhile Dolma- bahçe sarayına gitmişti. O gün har- biye nazırı, sarayda yapılacak bir vü- kelâ içtimama iştirak edecek, ayni zamanda pâdişshm huzuruna gire- cekti, Enver paşa, sarayda bulunur- ken, öğle yemeği zamanı geldiği için sofra hazırlanmıştı. O zaman mabe- yinde saray erkânı ve memurları için başlıca iki sofra kurulurdu. Birinci sofraya başmabeyinci, başkâtip, ser- yaver, mabeyinciler Ye şayet o sırada vükelâdan ve sair ricalden biri veya bir kaçı misafir olarak bulunursa bu birinci sofraya davet odilirlerdi, İkin- ci sofrada da mabeyin kâtipleri, es- vapçıbaşı, cebi hümayun kâtibi, mal- yeti seniye bölük kumandanları, ya- verler gibi ikinci derecedeki saray memurlarile vükelâdan ve devlet ri- calinden olmıyan misafirler mevki alırlardı. O gün sarayda Enver paşadan baş- ka sadrâzam Sald Hilmi paşa da bu- lunuyordu. Safrazamla harbiye nazı- ni birinci sofrada yemek yedikleri halde, ikinci sofraya da sarayın mü- tad mensupları ile sadrazamın ve harbiye nazırının maiyeti oturacak- lardı, Yirmi dört Kişiden ibaret olan bu sofraya daha evvel diğer zevat olurmuş bulunduğundan yemek ye mek üzere salona giren Enver paşa- nın iki yaveri, kendilerine yer ayrıl madığını görünce, hiddetlenerek geri dönmüşlerdi. B, Saffet ve B. Şükrü sarayda müsafir oldukları halde ken- dilerine yer ayrılmamış olmasından ve şereflerile mütenasib olmıyacak surette böyle bir muameleye maruz kaldıklarından münfail olmuşlardı, Yaverler sofraya oturmayınca.. Harbiye nezareti yaverlerinin sof« raya oturmaksızın, gerisi geriye dön“ düklerini gören mabeyin müdürü B, Recai (şimdi inhisarlarda memur) ve Cebi Hümayun Kâtibi B. Hacı Hakki (şimdi Kibrit inhilsarında) hemen ar- kâlarından koşarak sofraya davet ct- meğe, yapılan 'hatâyı tamir etmeğe çalışmışlar, fakat Harbiye nezareti yaverleri bu daveti reddederek sara» yın yaveran odasında Oturmağı ve Harbiye nazırını burada obeklemeği tercih etınişlerdi. Maamafih, Enver paşanın yaverlerinin bu hareketi, bir gücenme huduğunu geçmemiş, bu, bir mesela haline gelmemiş, unutulup kalmıştı. Bu tarihten epey zaman geçtikten sonra, Sultan Reşad, ikometgâhıni Dolmabahçe sarayından Yıldız sara- Yına nak'etmişti. Ramazanın birinci günü akşsını, bütün vükelânın mahe yinde iftar etmesi, bir müddettenberi âdet olmuştu. Abdülhamid zamanm- da Yıldızda ramdağzının her gecesi ku- rülen ve davetsiz olarak herkesin mütenelm olduğu iftar sofralarına mukabil, meşrutiyetin ilânı üzerine asgari hadde indirilen saray masari- fatı sırasında ramazan iftarları d& pek mahdud bir şekil almıştı. Bu itk “barla ramazanın birinci günü - bir defaya mahsus olarak - vükelâ «iftarı “sehiyeye> davetli bulunuyorlardı, «Onlar tenezzül etmezler, kapınin önünde > Ramazarın bitinci günü Ha'biye nazırı Enver paşa, diğer vükeli gibi sarayda iftar etmek üzere Yıldız sa» rayına gitmişti. Refakatinde gen” yas verlerihden B.-Saffet ve B. Şükrü bu- Tunuyordu. İftar”topu atılır atılmaz tip ve başmabeyincile seryaverin bu- Junduğu sofraya vükelâ oturmuşlar ve diğer sotraya da mabeyinin ikinci derecede erkânı ile o sırada sarayda bulunan sadaret yaverlerinden Cemal ve Mehmed Ali beylerle altıncı ordu kumandanı #ıfatile Osmanlı ordusu hizmetinde buluman ireşhur Alman generali Fon der Golç paşanm yaveri B. Ali Nuri (geçen sönbaharda vefat eden eski sadrazam: Tevfik paşanın oğlu ve şimdi “earetle meşgul) geç“ mişlerdi, Enver paşanın sarayda olmisma Tağmen yaverlerinin yemeğe gelme diklerini gören B. Ali Nuri: — Harbiye nezareti yaverleri nes rededirler? dedi, 1 B. Nurinin bu suali üzerine Dome bahçe sarayındaki meseleyi hatırlle yan mabeyin kâtibi B. Murtaza (şim- di Beşiktaşta oturuyor) ve Cebi hü- mayun kâtibi B. Hacı Hakkı derhaj şöyle bir cevap verdiler: i — Onlar, tenezzül etmezler, kapı nın önünde dolaşırlar!,, B. Ali Nuri, bu cevabı çok gari) bulmuş ve: — Bir yanlışlık olacak; padişah sofrasına tenezzül edilmez olur wn? | Diye mukabels etmişti. B. Murtaza ve B. Hacı Hakkının bu sözleri, sofra da bulunan B. Cemal, Mehmed Ali ve Ali Nuri gidi zabit misafirlerin canını sıkmıştı, Bilhassa sadaret yaveri Mehmed. Ali bey, Enver paşanın ya“ verleri için zallamlan «kapının önün- de dolaşırlar!» sözüne çok kızmıştı. Sadarst yaveri, bu cümleden meslek- taşları hakkında bir haköret mâ çıkarıyor, B. Saffet ve B. Şükr sofraya davete lâyık kimseler ol mak üzere tavsif edildiklerini e > yordu, Carla v5) ün

Bu sayıdan diğer sayfalar: