11 Ocak 1946 Tarihli Büyük Doğu Dergisi Sayfa 6

11 Ocak 1946 tarihli Büyük Doğu Dergisi Sayfa 6
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

Giri ne kadar verimli olursa olsun, ancak aradığı şeyi bulma- ya ve bunuda çok kere bulmaya ya- ramayan metodlarla araştırmaya küm olduğundan, dehanın oldurucu hamlesi girmemiş olan eserlerde şu- urla yapılmış intihap ve kombinezon- ların aşılamadığı ve her şeyin göre- nek ve taklit tesirleriyle düşünülmüş bir intibahın mahsulü olduğu görülür, , Azim, ikdam, zaman ve mümarese ile vücude gelen, kutlu çılgınlıklara ta- mamiyle yabancı olan bu eserler an- cak takdire lâyık oluyor, fakat hiç bir zaman orijinal ve büyük olamıyor. Çünkü şuurlu ve teemmüllü çalışma- lar itiyat ve otomatizmanın kumanda- sı altında ister istemez mihaniki bir rıyor; halbuki deha eserleri (fabri- kasyon) u aşarak ibdaa vardıkları için tabiatın tekevvünü gibi gayri şu- uri bir ameliye ile husul buluyor ve tabiat kadar azametli, derin ve esrar- lı tesirler bırakıyor. Dâhilerin tabiat- la müvazi gitmeleri ve tabiat kadar canlı görülmeleri hep bu ibda ik- tidarını temsil etmelerinden geliyor. Şuurumuzdan kaçan bu sırra, ilham, hads, keşif gibi isimler veriyor, fakat makanizma ve mahiyetini hiç bir bil- gi nazariyemizle kavramış ve izah et- GİT LER 7 özi ağ di» e. 55 AKŞAM VAKTİ — Necip Fazıl'a — Bu akşam, bu kan rengi akşam, Kıyıda bir âvare adam. Yakut dal uçlarında alnı, Menşurdan geçiriyor zamanı! Bu akşam, bu kan rengi akşam, Baygın bahçelerde ihtişam, Bir bayraktan akseden şehir, Bembeyaz dualarla özlenir. Bu akşam, bu kan rengi akşam, Geniş kubbelerde ihtiram. Tüten bir ruh gibidir eşya, , Vecd ile haykırırım: ÂMENNAL, İskender Fikret AKDORA ' öm. z : N Bala lr Salak AZRA Ml mah- . ÇALIŞMA VE DEHA miş olmadığımız için fikir ve san'at âleminde hakiki örneklerin yalnız de- ha eserleri olması ve oldurucu: terbi- yenin ancak bunlardan alınması bir zaruret oluyor; dehanin mektebi ol- maması ve tâlim edilememesi de ma- kanizmasının bu meçhuliyetinden ge- liyor, ve bu meçhulü . kaldırmak <hil- kat» ın sırrına erişmeye bağlı görü- nüyor. Şimdilik şahit olduğumuz şey ise dehanın ancak bir hilkat temadisi olduğu ve tabiat sırlarının gene sır- lı bir kabiliyet ile tezahür ettiğidir. Bu hakikatın unutulmaz bir tasvirini (Mozart)ın âlim bir arkadaşının sual- lerine karşı yazdığı bir mektubun şu parçasında görüyoruz: <Şimdi mektubunuzun cevap ve- rilmesi en zor olan kısmına geliyo- rum, Burasını "geçmeyi çok işterdim, çünkü bu mevzularda kalemim hiç de yâr değildir. Bununla beraber izahla- rım sizi gülmeye mecbur etse bile is- tediğinizi yapmaya çalışacağım. Nasıl çalıştığımı, büyük ve mühim mevzu- “ları nasıl bestelediğimi soruyorsunuz ? Buna dair size söyliyebileceğim şey- ler, doğrusu, pek azdır. Çünkü ötesi- ni ve daha fazlasını ben de bilmiyo- rum. Kendimi iyi hissettiğim ve key- fim yerinde olduğu, meselâ araba ile bir gezinti yaptığım, iyice dinlendik- ten sonra bir gezmeye çıktığım za- manlar, yahut da uyuyamadığım ge- celer kafam kendiliğinden gelen bir takım seslerle kolaycacık dolar, Bun- lar nereden ve nasıl gelirler? Bunu | ben de bilmiyorum, çünkü benim ira- demle olmuş şeyler değildirler. Yalnız içlerinden hoşuma gidenleri saklar, aşağısını gene bunlara söyletmek üze- re terennüm etmeye başlarım. Kendi havamı bir kere bulduktan sonra bes- tenin bütününe, (kontrpuvan)a, muhte- lif musiki âletlerinin çalışına vesaire- ye göre lâzım gelen diger havalar bu ilk havaya derhal katılır, ve so- nunda bütün bu parçalar tek bir ha- mur olur. Bu sırada keyfimi kaçırta- cak bir şey çıkmazsa ruhum artık alevlenmiştir. Eser büyüdükçe büyür, genişler, seçilecek bir hâle gelir, Bes- te ne kadar uzun olsa da kafamda artık tamamlanmıştır. Şimdi onu gü- zel bir tablo veya güzel bir çocuk yüzü gibi bir bakışta görür, muhay- yelemle işitirim. > İşte en büyük zevkim! Bütün bu ibda ve çalmalarım da gayet vazıh güzel bir rüya gibi hasıl olur. Beste- i ke Gk GEM Gk mizi Prof. Mustafa Şekip TUNÇ mi bir bütün hâlinde tamamiyle tekrar etmek de, en zevkli zamanımı teşkil eder. Böylece vücut bulan beste artık hafızamdan kolayca çıkmaz; Tanrımın en kıymetli mevhibesi galiba bu ola- cak! Bestemin notasını yazmak istedi- ğim zamanda biraz evvel kafamda toplananları yazıya geçirmekten baş- ka bir iş kalmamıştır, bütün beste çok geçmederi kâğıtta tespit edilmiş- tir. Evvelce kafamda toplananlarla notaya geçenler arasında bir fark olması pek nadirdir. Notamı yazar- ken etraftaki hareketlerde beni ra- hatsız etmez, hattâ bunlar taciz ede- cek deyer bile olsa notama devam edebilirim. . Prof. Mastafa Şekip Tunç Şimdi ben eserlerimin (Mozart) tarzını alması ve diger (müzik) tarzla- rına benzememesi acaba nasıl oluyor derseniz burnum nasıl büyük bir koç burnu olmuşsa ve nihayet (Mo: zart)ın burnu nasıl başkasının burnu değil de kendi burnu ise eserim de böyle olmuştur diyebilirim. Ben (oriji- nal) olmaya da hiç bakmadım, kendi tarzımı tarif etmekte bile güçlük çe- kerim. Esasen kendilerine mahsus ha- kiki tavırları olanların içten ve dıştan .da bu tavırları kadar farklı olmaları pek tabiidir, Herhalde iyi bildiğim bir şey varsa o da kendimi herhangi bir kimse gibi vermemiş olduğumdur. Aziz dostum, bu mevzu hakkında ba- na başka birşey sormayınız ve inanı- nız ki, sözü burada kesmem daha faz- la birşey bilmediğimdendir.» > m

Bu sayıdan diğer sayfalar: