26 Haziran 1938 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 13

26 Haziran 1938 tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 13
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

SON POSTA 'Yazanı Vedaâ Ürüt “ Nereye gidiyoruz, prens? ,, Bütün gün bir arada idik. Çapkınlara hâs bir ustalıkla, bir iki saniyelik bir €| öpüşünden istifade ederek söyleme- &, bu randevunun kimse tarafından duyulmasının istenilmediğini gösterir. Başka biri, bunu, hiç olmazsa bir arka- daşına açardı. Ben, Rühsara bile söyle- Miyeceğim!... Varlığım gene baş dön- Gdürücü bir heyecana esir. Macera seven Tuhlar, en küçük bir noktayı nasıl da üyültüyorlar!... Bir randevuya gene amma önem, amma mana verdim. Gü- lünç bir mahlükum.. Prens bana sev- dalanacak değil a!.., Yeryüzünde kız- lara kıran geldi de sevilecek bir ben aldım?... Olsa olsa küçük bir ge- hevesidir. Ne olursa olsun, gide- teğim!... —-T— Saat iki. «Barklay» ın Önündeyim. Ansızın Hindli bir muhafızın selâm Vermesile kapalı bir otomobilin kapısı- Di açması bir oldu. İçine atladım. Bü- tün bunlar yarım dakika sürmedi bile, Prensi karşımda buldum: Gözünde İlk defa olarak siyah bir gözlük görü- Yyordum. Hafifce gülerek: — Rahatsız olmadınız yal.. dedi. Da- Vetim biraz garib idi ama... — Oocoh... Bilâkis!... Otomobil, Parisin göbeğinde” değil, Şehirler arası tenha bir şosede imiş gi- bi bütün hızile yol alıyordu. Bu bir çıl- Bınlıktı. Çarpmadan, devrilmeden nası! böyle gidebiliyorduk, ben de anlıyama- dım. Şoför için de, bizim için de böyle|” bir gidiş, tehlikeli bir şeydi. İstikamet?... Henüz ben de bilmi- Yordum, Prens, küçük bir pardon de- dikten sonra cebinden bir not defteri Çıkarmış, bir şeyler araştırıyordu. Söz- leştiği bir kadın, otornobile biner bin- Mmez mi prens, defterini araştırmak lü- Zumunu duydu?... Bu, hiç kuşkusuz, nereye gittiğimizi sormama fırsat bi- YTakmamak için nazikâne bir ihtardı. Kendi kendime bir kere daha gül Sergüzeşt ruhunun bana nas:l cesaret- ler verdiğini anlıyordum. Nâzım Abâd Bibi esrarengiz bir adam olarak tanınan bir prensin yanma git... Otomobiline kurul... Nereye gidildiğini sorma bile!, önce: — Budala... dedim,.. Beni yutacak değil a!... Fakat dışarı bakar bakmaz titredim Parisin kenarındaki ormanları yarıp geçiyorduk. Şehirden çıkmışız da far- kına varmamışım!. Kendimi tutama- dım, haykırdım: — Nereye gidiyoruz, prens?... Prens, heyecanımı yatıştırmak isti- yormuş gibi kolumu tuttu: — Miseafirimsiniz!... Korkmayınız!... Bu ses, keskin bir emir kadar ciddiy- di. Bakışında fazla sormamamı ihtar e- Gden bir kıvılcım sezdim. Eminim, Paristen en aşağı bir saatlik bir mesafeye uzaklaşmıştık. Ansızın otomobil durdu, Prensin se- Sini işittim: — İnelim, Bay Bir orman ortasındaydık. - İlerideki kulübeciğin kapısından yaşlı bir adam fırladı, prensin eteklerine doğru kapan- di: — Altesi Şaşkınlığımdan ne bir söz söy biliyordum, ne de bir muhakeme yürü- tebiliyordum. — Giriniz!... Dedi. Girdim. Bu küçücük kulübe- nin içi, dışarıdan görünüşile nisbet ka- bul edemiyecek kadar zevkle döşen- Mişti. Şık bile diyeceğim. Ortadaki kü- Çük masanın Üzerinde en nadide likör fakımları pırıldiyordu. Beş dakika sonra prensle başbaşa i- dik. — Ceketinizi çıkarmaz mısını Dedi. İtiraz elmek aklıma bile gel- medi. Ceketi büyük bir nezaketle aldı Ve portmanloya astı. Fazla şaşkınlık İnsanı dilsiz ediyor. Prens kapı yanında durdu. Dudak- | Boğuk bir ses, onun sesi: « Fir'avunun kızı'> diye inledi. lerında çok samimi bir gülümsemenin | dakikalardanberi taş kesilen kanımı izlerini farkettim: — Tuhafınıza gidiyor şübhesiz!... 'Omuz salladım. Evet diyecek kudre- tim dahi yoktu. Geldi, masa üzerinde- ki kadehlerden ikisine likör koymakla beraber: — İçmez misiniz?.. Dedi. Ayni şaşkınlıkla omuz salla- dım, kadehi aldım, — Sağlığınıza!.., Cevab vermeden içtim. Harikulâde bir manzara önünde s&ersemlemiş in- sanlar gibi ona sadece bakıyor, baki- yor, bakıyordum. Karşıma oturdu: imsediğimi ha' tuttu. Münis bir okşay — Haydi canım Şuracıkta iki samimi dost, başbaşa bir iki saat geçirmek emelile oturuyor. Bunda bir fevkalâdelik var mı bil- mem?... Bazan tek kelime bütün - bir varlı: |uyandırıyor. İki sam ğı i dost!.... Yalnız bu tâbir, (Baştarafı 7 inci sayfada) demektir. Çünkü münekkid bütün devir edebiyatının bütün eserleri karşı sında cezbelere kapılacak ve hepsini ayrı ayrı teşrih etmeği vazife edimecek bir ukala değildir. Bir dereceye kadar bu iş, » © da şöyle sathi bir görüşle, bir panora- ma şeklinde - edebiyat tarihçisine düşer. Münekkid ise böyle bir enginde bağul- maktan daima çekinir. Bu hükme göre madem ki münekkidin vazifesi satıhtan ziyade içtedir, onun o derinlikten çıkara- cağı birkaç nâdide güzellikle iktifa etme- |miz pek tablidir. Zaten bir devir edebi- yatında böyle birkaç cevheri bütün ince- liği ile kavrıyan, çünkü o cevherleri se- ven münekkid, muhakkak ki ismine €en lâyık olan ve etrafında en fazla hürmet uyandırması lâzım gelen şahsiyettir. Fa- kat münekkidin bu rolü bazan güçlükler- le de doludur. Bazan güzelliği bozan ve güzel eserler yaratılmasına engel olan e- serlerle de karşılaşabilir. O zaman ne yapsın? Sussun mu? Bazan susar, fakat bazan da düşündüğünü ve bildiğini, his- settiğini açıkça ortaya sürer, İşte o Za- man da, ona, garezkâr veya ahmak diye- cek oları kimselerle karşılaşır. Bu kimse- ler de şübhesiz © eserlerin sahibi olan ba- sit san'atkârlardır. Böyleleri eserlerinin şekli üzerinde yürütülen tenkidlere kız- masalar da ruhlarının - deşilmesine hiç razı olamazlar, Bu, bir dereceye kadar bütün insanların zâfıdır. Burada, münekkidin bu suretle çirkini #tarak daima güzeli arayışında tam bir insanlık rolü meveud bulunduğunu tek- rar etmeliyim. Düşünürsek tasdik ederiz ki, tabiat, bakımsız bir bahçede, yahud yemyeşil ve bin türlü çiçekler, otlarla dölu bir kırda tam bir serseri ruhile ha- reket etmiştir. Otlar, çiçekler, dikenler parıltı da çıkarmış olsa vazifesini yapmış | tünodir. Bakarsı r | danı boğmuş, bir çam ağacı bir taşın or- harekete getirdi. Dudaklarımı kımılda- tabildim: — Ne diye buraya geldik?... Güldü: — Konuşmamız lüzımdı!... Konuşmak!... Neye dair?... Karşım- daki alelâde bir genç olsaydı, bu söz bana belki de gayet tabit görünebilir- di, Ama ka iyeti?. Mesele bu y y masa başında, hem de hücra bir orma- nin kimsesiz bir kulübesinde şu dakika başbaşa bulunduğum insan, bütün Fransanın, belki de bütün Avrupanın meşgul olduğu bir şöhretti. Kaç bin ki- şi, kim bilir ne kadınlar öonunla konuş- mağa can atıyordu da muvaffak olamı- yordu!. O, bütün bunlar arasında, hem .|de başbaşa konuşmak için bel ortasında kaybolmuş bir kızcağızı mı bulmuştu?... Bir — Başıma dokunuyor!... (Arkası var) Edebiyat: Edebiyatta münekkide lüzum var mı, yok mu? ve sarmaşıklar karmakarışık, içiçe, üstüs- ız, bir asma dalı bir fi- tasını çatlatarak fışkırmış ve havaya yük- selmiştir. Bu coşkun tablat feyzi neyi ilade eder? Sadece çokluğu, bolluğu... Fakat irisan eli bir kere bu bahçeye veya kıra değdi mi, Insan eli bir kere bu bah- çede veya kırda çalıştı mı ne olur? Bü- tün bu derbederlik ortadan kalkar, nsan eli binlerce çiçek ve olt arasında bir se- çim, bir istifa yapar, neticede ise tabiati, tabiatte olmıyan bir intizamla, fakat da- ha cazib ve üslüblu bir şekilde yeniden yaratır. İşte tenkid san'atı o andan iti- baren başlıyor demektir. Artık bahçıvana, bağcıya ve - çiftçiye lâyık gördüğümüz, doğru bulduğumuz bu Beçim işini san'at eserleri karşısında mü- nekkidden esirgemememize imkân var mudır? Değil mi ki o, bizim için yorulu- yor, bizim için seçiyordur. Ve hiç şübhesiz; tenkidi böyle düşü- nenler için bundan asil bir fikir kahra- manlığı yoktür ve böyle bir münekkid, üÜzerine eğildiği esdrin san'atkârıinı ta- mamlıyan ikinci ve onun kadar kıymetli bir san'atkârdır. Halid Fahri Ozansoy Kukla (Baştarafı 7 inci sayfada) ile, -hemen hemen Cem'in bir karikatü- ründe göründüğü gibi..- hazım dolaşması yaptığını gördüm. Talât Beye Kavaklı Mustafanın boğul- duğu baberi gelmişti. Erlesi gün Ruslar Azmi Beyi polis müdürlüğünden azletti- recekler, hükümet onu Adana valisi ya- pacak, Ruslar bunu da kabul etmiyerek, Azmi Beyin bir daha devlet hizmetinde kullanılmamasını emredecekler ve İste- dikleri olacaktı. Son Posta'nın hikâyesi Zehirli cam kırıkları ( Baştarafı lzrln-d sayfada ) — |miş gibi ağzını açtı. Bir müddet dona kal- alır almaz da kumarbazları kendi oto « mobillerinde bir biçimine getirerek hak - lari, Nasıl yapar bilemem!. Paneskonun sesi, asabi asabi çınladı. — Vasıtaları her halde yeni keşfedilmiş bir zehir olacak. Baron için bir şey diye- mem, Ama, Henriette'in tabil ölümile öl- mediği muhakkak, Sonra katiller bir yan- lışta bulunarak zavallı kızın her şeyini almışlar. Halbuki usulleri umumiyetle bu değildir. Bu da genç kızın katledildiğini isbat ediyor. — Hayır sandığınız gibi isbat etmez. Fakat ondan evvel şunu sorayım, kadını idare eden adam kim?.. — İsmini bilmem ama, kendisini gör - düm. Vaktile doktorluk eden bir Lehli imiş zannederim. — Tarif edebilir misiniz?.. Panesko adamı tarif etti. Komiser bır ıslık tutturarak zile bastı ve kâtibe: «— Bana 3742 nuamarayı - getiriniz!» dedi. ğ Getirilen dosyayı bir iki dakika karış - tırdıktan sonra, Paneskoya bir resim gös- terdi: — Bu mu, Treganovski mi? diye sordu. — Evet! — Âlâ.. O halde aşağı lokantaya ininiz, biraz karnınızı doyurunuz, ihtiyacınız ol- duğu belli. Panesko odadan çıkar çıkmaz, Sehultz hızla Hauptmann'a döndü: — Troganovski, dedi Lehli üniversite profesörü, İşine hile karıştırdığından do- layı meslekten menedilmiş bir şarlatan. şi oyuna dökmüş ama, bizim yoldan da- ha geçmedi. Beni teyid edecek malüma- tin var mı? — Evet Kampfın gazinosundan epey- jce malümat topladım. Treganovski bu - rada bir mahzen kiralamış. Sebeb olarak da: «Tecrübeler yapacağım!» diyormuş. Kampf'tan tecrübelerin mahiyetini sor- dum «— Hiç böyle bir şey Treganovski gib! adamdan sorulur mu?..» dedi, Bu gece mahzeni basmalıyız. Arsenik, cam.. Bu ölüm hâdiseleri başka bir yer- den çıkmaz. Mesele gayet basit., Troga - » |novski içinde öldürücü bir mayi bulunan ince küçük cam bardaklarile çalışıyor. «Tecrübe» dediği de budur. İhtimal. Adamlarını dikkatle seç. Hakkında icab edenleri bütün teferrüa - tile öğrendin mi? Hauptmann gülümsiyerek: — Davet etmediği, evvelden haberi ol- madığı hiç kimseyi içeriye almıyor. Öğ- rendiğime göre Rosa Peters saat 10,30 da Orada olacakmış.. Kadını daha önceden tevkif eder ve onun yerine biz rande - vuya gideriz, dedi. Hauptmamn, bir polis hafiyesi, iki po - lis ve lâboratuar doktorunu yanına ala- |tak otomobille ince bir yağmur altında Moobit meydanındaki Kampf kahvesine doğru yollandı. Beşi de dişlerine kadar silâklanmışlardı. Konuşmıyarak bu sonu belli olmıyan yolculuğun âkıbetini dü - şünüyor gibi idiler. Otomobili gazinodan epeyce ötede durdurdular. Ve hirpanı kı- lıklarına güvenerek gazinoya ulaştılar. Gazino ayak takımının uğrağı bir yerdi. Onları bizzat Kampf karşıladı: Barın arka tarafında bir kapı var. Soldaki merdivenler mahzene iner. Ka - pısı en diptedir. Unutmadınız değil mi? Evvelâ Üüç defa vuracak, sonra biraz bekliyeceksiniz. Ondan sonra bir defa daha vuracaksınız!. diye fısıldadı. Haupt- mann, arkadaşile iki polisi merdiven ba- Jgına dikti. Gazinonun dışarısını da po- |lisler sarmıştı. Saat 10 u 28 geçiyordu. Hauptmann, doktora fısıldadı: — Silâh kullanmamalıyız. No ile kar « şılaşacağımızı bilmiyorum. Herif kapıyı açar açmaz, göğüsliyecek, içeri dalaca - Şim, Yardıma bazır ol. Arkadaşı: «Anladım!» der gibi başını salladı. Saat 10,29. Karanlık dehlize indiler. A- şağıdaki kapınm eşiğinden hafif bir ışık sızıyordu. Hauptmann kapıyı evvelâ üç kere vurdu, sonra biraz bekledi, bir kere daha vurdu. * Kapı açıldı, ve filitre şişeleri, makine- ler, hortumlar, tulumbalar, küçük cam tüpler, ampüllerle dolu sandıklarla tı - kıştırılmış bir dekör içinde, sakallı, vah- Ş, Takat zeki olduğu — belli bir adam göründü. Bir şey söylemek ister - mış gibi bir vaziyet aldı. Sonra hidâetli hiddetli lehçe bir şeyler hamurdandı. Sağ eli arka cebine gitti. Hauptmamn a « gdamın üzerine atılmakta gecikmişti. Tre- ganoveki sağ elile arka cebinden çıkar - dığı tabancayı yukarıya kaldırdı, ve Hauptmanna değil de, tam ampüllerle dolu bir sandığa ateş etti. Yumuşak ve sessiz bir infilâk oldu. Bütün mahzeni sarmısak koklu bir gaz kapbladı. Haupt - mann ile Lehli, birbirile boğuşurken, der- mansız kesilerek yere yığıldılar. Doktor boğulacak gibi oldu ve hıril « damaya başladı. Bu mel'un kokunun, er tehlikeli ve anide öldüren arsine gazinin kokusu olduğunu bilen doktor, gözleri - nin kararmasına rağmen burnuna ve ağ- zına kapadığı mendil sayesinde, canla - narak Hauptmann'ın bacaklarını — tullu, sürükledi, dışarıya çıkardı ve mahzenia kapısını kapadı. Fakat biraz geç kal « Ye bitik, kısık bir sesle haykırdı: — Allah aşkına, Hauptmann'ı kurtar« mama yardım ediniz! Feryada koşanlar, yerde bayılmış ola- rak yatan doktoru kaldırdılar, hastane- ye götürdüler. * Cinayet masası çşefi, pencereye doğru yürürken, yüzünü arkadaşından saklıya- rak: Hauptmann'ı kaybedişimiz. çok fena oldu. Zavallı, ortada hiç bir delil yokken cam iklarından bulduğu ve vardığı netlceyi öğrenemeden vazife uğruna bu dünyadan göçtü. Kimya lâboratuarından aldığımız raporda, sabık profesör Tre « ganovski'nin tazyik ile cam ampüllere ar- sin zehiri doldurmak usulünü keşfetti » ğini yazıyorlar. Mel'un profesörün yap « tığı şey, bu ampüllerden birini otomâ - bilin penceresinden içeriye atıvermek » tir. Ondan sonra, kolay. Ampul, sukut ne- ticesinde patlıyor, icab eden işi de görü- yor. Bittabi ortada suç delili olarak da bir parça zehir izi ile göze görünmiyen ve bulunması nihayet tesadüfe bağlı 0- lan birkaç cam kırığı kalıyor. Allahtan ki, mel'un profesör Trega | mnovski cenabları da kendi kazdıkları ku- yuya kendileri düştüler, geberdiler, Böy- le bir vak'anın yayılması da doğru değil. Zira böyle adamların fena ve zararlı yo- la sapmaları tehlikelidir, bütün cemiyet için bir belâdır. Bana kalırsa, bu gibi ce- miyet ve insanlık düşmanlarını ibre: ol sün diye aman vermeden asmak gerek « tir!. Dedi. Ve Treganovskinin dosyasımı gürültü ile kapadı. YARINKİ NÜSHAMIZDA: Veda sahnesi İngilizceden çeviren; Neyyir Tarihten sayfalar (Baştarafı 9 ncu sayfada) — Mükâfatlarınızı almak üzere devlet kapısına uğrayın! Dedi. Bazıları aldanarak gittiler. Bo- yunları vuruldu. Çünkü vaktile Çelebi Sultan Mehmedin oğlu Musa Çelebi de büyük kardeşi Süleyman Çelebiyi öldü- Ten köylüleri idam ettirmişti. Tarihei Sadeddine göre Beyazıd bu a- daml; şöyle demişti: — Sürtünün padişahların işlerine ka- rışmaları ne vazifeleridir? Onlara lâzmi olan, saltanat kime nasib olursa onun bo- yunduruğuna boyunlarını vermektir. Pa- dişah sülâlesine kılıç çekmek en büyük suçtur. İki saltanat varisi kavga ederse (ecnebi) ler anlara ne karışırlar, «Erâzil ve edâninin ecâöliye selli seyf etmiye ne eli var?> Bu siyaset te hep devam etti. Son pa- dişah kendinden ayrı saydığı milleti düş- manlara teslim etmekle ayni siyasetin en müfrit derecesini gösterdi ve «Ebucehil kuyusu» na düştü. Terkos terfi makineleri yerlerine konuluyor Terkos havuzlarına yeniden ilâve olu: nacak terfi makinelerini yerlerine vaze- decek olan İngiliz mühendisi çarşamba günü şehrimize gelecek ve derhal mesai- sine başlıyacaktır.

Bu sayıdan diğer sayfalar: