14 Kasım 1937 Tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 7

14 Kasım 1937 tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 7
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

14 Teşrinisani 1937 AKŞAM mai Kış satıcıları meydana çıktılar Aşkını sevgilisine anlatmak için keten helvacı olan adam “Onu o kadar çok seviyordum ki, esmer olduğundan, üstüne alınır diye (Ah ne beyaz keten helvam) diye bağıramıyordum. Nihayet...,, Eskiden kış gecelerinde evlerde Boplanıp keten helvası çekmek det bükmünde idi, Dışarıda lâpa Jâpa kar yağarken sıcak odada toplanan mahallenin genç kızları ve erkekleri büyük bir tepsinin etrafına dizilir- ler. Kocaman halka halinde ortaya dökülen bir tencere şeker ağdasını tereyağında kavrulan unun içinde çevire çevire mütemadiyen çekerler- i. Bu arada şarkılar söylenir ve mâ- hiler okunurdu. Gülüşmeler, konuş- malar ve arasıra da köşe minderin- de oturan ihtiyarın anlattığı tatlı hikâyeler arasında halka gittikçe bü- İ Yür, unu yuttukça kalınlaşır, niha- Yet Noel babanın sakalı gibi bembeyaz ve tel tel olmuş keten hei- Ya meydana çıkardı. * Şimdi bu külfet ve zahmete kat- tansa parayı verip kapıdan Beçen keten helvacıdan istediği ka- dar alıvermek daha pratik oluyor. ... ” Bugün size turşucu, bozacı ve #alepçiler gibi kışın meydana çıkan #atıcılar arasında şair diye adı dola- fan bir keten helvacınin başından Beçen meraklı aşk macerasını anla- Oldukça temiz giyinmiş, uzunca boylu, esmer, Duğlas bıyıklı ve tah- minen 25 -30 yaşlarında bir deli- kanlı, Ona bir evin penceresi altın- da: — Aaaah me beyanaz keten hel Yasaam!... Diye bağırır ve pencereden bâkan kızlara mani okurken rasladım. Bu delikanlı beş sene evvel mahallesin- de genç bir kıza tesadüf etmiş ve birdenbire kalbini bu genç kıza kap- tarmış. Onu çıldırasıya seviyormuş... O macerayı şöyle anlatiyor: — Kalb kalb değil, sanki bir mik- natiş imiş. Nasıl oldu bilemiyorum, ilk görüşte seviverdim onu... O ge- Ce sabaha kadar bir saniye bile uyu- madım, uyuyamadım ve esmer gü- zeli bu kızcağızla konuşup anlaşma- nın yolunu düşündüm. Şık bir ke- ten helvası kutusu yaplırdım, Çün- kü sevgilimin kapısına gidip aşkımı ona okuyacağım manilerle anlat- maktan başka çare yoktu. Kıştı. Müthiş kar yağıyordu. Hel- vamı hazırladım ve doğruca sevgi- Mimin kapısı önüne giderek gücüm yettiği kadar bağırmağa başladım: — Keten helvaaam... Ahne gü- zeecel keten helvâaam... Keten helvacı birdenbire sustu ve Mâve etti: — Ah ne beyaz keten helvam di. ye bağıramıyordum. Çünkü sevdi- ğim kız esmerdi. Üstüne alınır.da yüz vermez diye düşünüyor ve ken- di kendime gelin güvey oluyordum. Doğru değil mi bayım. Ah ne güzel esmer helvam diye de bağıramazdım ya... Üç dört gecem böyle geçti. Başka kapılarda alışveriş oluyor, ille ve lâ- kin bir türlü sevdiğim esmer kızın kapısında bir dirhem keten helvası satamıyordum, Fakat inadım inaf- tır, dedim. Her akşam âyni pence. renin altından sık sık geçtim: — Helvam, keten helvaaam!... Diye bastım yaygarayı... Zorum kızı pencereye çıkarmak. Bu kadar- la kalsam iyi ya hayır. Her akşam şu maniyi de okumaktan usanmi- yordum, Keten helvacı bir elini şakağına koydu. 'Tıpkı gazele başlıyacak bir hanende tavrile okumağ abaşladı; Gözleri elâ kaşları keman Beyann adı varsa esmerin tadı yaman Kalbimi kaptırmışım bir esmere aman. Ah ne güzel keten helvaaaam... Nihayet bir hafta on gün sonra 1di, bir gece pencere açıldı. Açıldı ye ağzıma geldi sanki. birde me göreyim 0... O.. ta kendisi, sevdiğim esmer güzel değil mi?... ruşluk uzatarak: — Ver... Dedi, Bende can kalmadı Ki... Ek lerim zangır zangır titriyor bir ta- raftan, kalbim çarpıyor, diğer taraf- tan... Aksi ölacak ezberlediğim ma- nileri de unutmıyayım mmı?. Halbuki ben neler kuruyordum neler... Kar- şıma çıkar çıkmaz derhal bir mani okuyacağım. Arkasından bir daha.. bir daha, bir daha derken içimde- kileri manilerle dökecektim. Olmadı. O gece bedavaya gitti. Ümitlerim kırıldı. Böyle mani ile muni ile kızı yola gelirmenin zor olacağını görünce Al- lahın iznile isterim dedim. Fa- kat kimsem yok ki... İşin tuhafı bu işten fazla para kazanmağa başladı- ğımı gördüğüm için keten helyacılı- ğını da bırakamıyordum. Keten hel- vacı oldukça da kendimi kızdan çe- kemiyordum. Seviyordum onu. Vel- hasıl karışık, çetin bir iş!... Keten helvacı bir müddet durdu. Bir sigara yaktı. Derinden bir «ah» çektiklen sonra deva metti: — 'Tam üç ay kar demedim, yağ mur demedim. Hep o pencerenin önünde bağırdım ve mani okudum. Dayak yemediğime de şükür, Kışın sonlarına doğru İdi, artık birbirimi- ze alışmıştık. Benden maniler isti. yordu. Kapının önünde konuşuyor- duk. İşte gördünüz mü aşkı... Helvacı birdenbire sustu: — Bu kadar mu dedim, âşkın sonu gelmedi mi?. Bıyık altından gülerek: — Sonu nasıl gelmedi. Geldi ba- yım geldi... Evlendim, Tosun gibi iki de oğlum var. Aşk bana hem sevdiğim kızı kazandırdı, hem'de para... İşte hâlâ da keten helvacı yım ve keten helvacı kalacağım.. Fotograf makinemi çıkararak hel- vacının bir resmini almak istedim. Elile dur işareti yaparak: — Yoooo, dedi. İşte bu olmaz. Ga- zetede ne resmimin, ne de ismimin amma açılması ile yüreğim de hop di-| çıkmasını istemiyorum. Bu benim olur, Yandaki dar sokağa giren keten helvacı esmer sevgilisine kavuştuğu için olacak artık korkusuzca avazı çıktığı kadar bağırıyordu: — Aash ne beyaaaz keten hel- vaaam!... Cemaleddin Bildik Hırsız çırak Ustasından çaldığı iplikleri yine ona satmak istemiş Mevlânekapı civarında dokumacı- lık yapan Mehmed adında biri, yanın- da çalışan Aliye iplik veriyor ve Ali bu ipliklerle kendi evinde bez dokuya- rak gündelik mukabilinde ustasına etiri; Ş. z Çırak Alİ, her zaman ustasından bez dokumak üzede aldığı ipliklerden bir mıkdarını alıp saklıyarak ustasına noksan bez götürmek suretile bir haylı iplik biriktirmiş ve bir gün çaldığı ip- likleri ustasına satmağa kalkışmıştır. Mehmed, ipliklerin kendi verdiği ip- iklerden çalınmış olduğunu anlamış ve Ali aleyhine emniyeti sulistimal dav vast açımıştır. Dün birinciceza mâhkemesinde ya- pılan muhakemede Alinin âltı ay hap- sine karar verilmiştir. Bu akşam Nöbetçi eczaneler Şişli: Halâskir Gazi caddesine Halk, Taksim: Nizameddin, Tarlaba- şında Nihad, Beyoğlu: Kanzuk, Dal- Tede Güneş, Galata: Topçular cad- desinde Bporidis, Kasımpaşa: Vasıf, Hasköy: Halıcoğlunda Barbut Emin- önü; Beşir Kemal, Heybeliada: Halk, : Halk, Fatih: Vezneciler- de Üniversite, Karagümrük: Ahmed Suad, Bakırköy: HÜÂl, Sanyer: Os- man, Tarabya, Yen Emirgân, Rumelihisarındaki Z ray: Cerrahpaşada Beşiktaş: Süleyman Recep, Fener Balatta Mer- kez, Beyazıd: Kumkapıda Belkis, Ka- dıköy: Pazaryolunda Rifat Muhtar, Modada Aladdin, Üsküdar: İmrahor, Küçükpazar: Hasan Hulüsi, Samat- ya; o Kocamustafapaşada o Rıdvan, Alemdar; Ali Rıza, Şehremini: Top- kapıda Nâzim, Yazan: Arif C, Denker ESRARENGİZ KERVAN Bir çayhane Maamafih, takib eden adamların, Kunges nehrinde yalnız başına yüzen kalpağını vurduktan ve suya batır- dıktan sonra kendisini öldürdüklerini zannetiiklerine ve onun için kovala- maktan vaz geçerek geri döndükleri- ne ihtimal verdiğinden, kulübesinde geçireceği günleri pek o kadar uzat- mak istemiyordu. Koynundaki paketin içinde duran ve Ahmed Abud için pek mühim bir Servet demek olan İngiliz banknotla- rından biran evvel istifade etmek ar- zusu da zihnini gıcıkladığından kulü- besindeki hayata nihayet vermek İs tiyordu. Eline geçirdiği servetten isti- fade etmek için Kulca şehrine gide- cek ve orada tanıdığı kimselere müra- caatla banknotları birer birer Çin pa- rasına tahvil ederek mükemmel bir hayat sürecekti! Ahmed Abud her gün Kunges sa- hillerine kadar gidiyor, nehirde balık avlıyor ve bu balıklarla geçiniyordu. Akşamları, aramisa bile bulunamıya- cak kadar gizli bir yerde, kamışlıklar arasında kurulu kulübesinde yemeği- ni yedikten sonra koynundan paketi çıkarıyor, renkli banknotları birer bi- Ter sayıyor ve gene koynunda saklı- yordu. Diğer vesikalar! ayrı bir paket yaparak aba ceketinin cebine yerleş- tirmişti, Kim bilir belki onların da bir kıymeti vardır, diye düşünüyordu. Ahmed Abud bu suretle bir hafta kadar kulübesinde yaşadıktan sonra Kulca yolunu tuttu ve üçüncü günü akşamı oraya vasıl oldu. Burası, Kaş ve Kunges nehirlerinin birleştikleri noktaların gerisinde ve İli nehrinin kenarında yirmi bin nüfuslu bir şehir- dir. Geniş tarlalar ve bahçelerle mu- hat bulunan ve Rusyaya giden en bü- yük kervan yolu üzeride son Türk- Çin şehri olan Kulcada dalmi bir faa- diyet görülür, Çinin içerilerinden ge- len yollar burada biter, garpte Vyer- noyi üzerinden Taşkente ve İrana gi- den, şimalde Alatau dağlarımn gar- binden geçerek Sibiryaya varan ve cenupta Musart geçidinden geçerek Çin Türkistanına, Aksuya, Kaşgar ve Yarkente, Tibete ve Hindistana geçen yollar hep Kulacada başlar. Şehrin dar ve çamıjrlu sokakların- da bütün gün insanlar ve hayvanlar nihayetsiz bir kafile halinde gelip ge- çerler. Uzun entarili Çinliler, aba ce- ketli Kirgizler, atlı Mongollar, satıcı- lar, kürk avcıları ve balıkçılar sokak- ları geçilmiyecek bir hale getirirler. * Bu kargaşalık arasına ağır yürüyüşlü develerden müteşekkil kervanlar da karışır, Derme çatma yapılı ahşap yük arabalarının gıcırtısı, tozlu topraklı seyahat arabalarının iniltisi ve kaldı- rımı bozuk sokakların çukurlarında biriken çamurlara saplanan araba te- kerleklerini çıkarmağa çalışan araba- cıların feryad ve figanları da sokak manzaralarının ahengini teşkil eder, Bu kervanlar ve arabalar bir ker- vansarayın ve yahut hanın geniş ka- pısından içeriye girdiklen sonra s0- kakların izdihamından kurtulmağa muvaffak olurlar. Fakat, kervansa- rayların vasi avlularında yeni bir vel- vele başlar. Ölede beride yakılan ateş- lerin üzerinde kaynıyan yemeklerin fıkırdaması, develerin sırtından denk- leri indiren devecilerin savurdukları küfürler, -merkeplerin malüm olan nağmeleri, sırtlarındaki ağır yükler- den kurtulan atların kişnemesi o av- Yuların dört duvarı arasında büsbü- tün başka bir musiki yaratır, Şimdi bütün bu manzara, sert kışın. buzlu soğuğunu defeden orla Asyanın bahar güneşine bürülüdür; çok geç- meden o sert kış, birdenbire uzun yaz günlerinin Kızgın sicağına yerini bira- kıp gidiverir. Ondan sonra, bizde ol» duğu gibi orada 'da Sivrisinek; pire-ve tahtakurusu yaf mevsiminin en faal uzuvları sırasına geçer. Tao-Tay denilen Çin valisi, Kula mıntakasında İntizam ve asayişin bo- zulmamasına dikkat ve nezaret eden yegâne ve mutlak hâkimdir, Fakat hanlarda ve gizli evlerde karanlık kuv- vetler entrikalarını çevirmekte gene devam ederler. Pek uzaklarda kalan deniz kenarlarındaki şehirlerde, Şan- gayda, Hankayda ve hattâ Pekinde hazırlanan tuzakların İpuçları bu noktada birleşir ve merkezleri garpte, İranda ve Afganistanda olan türlü türlü sulkastlerin, siyasi tertibatın ve intrikaların o ipuçlarile iltisak peyda eder, Mogülistandan gelen açıkgöz tacir- ler, budist ise Lassadan ve islâm Türk ise Hicazdan gelen hacılar, orta As- yanın kabile reisleri tarafından birer gizli vazife ile gönderilen murahhas- lar Kulcada Çinin kurnaz tacirleri ve siyasi entrikalar çeviren İngiliz ve Sov- yet ajanlarile karşılaşırlar, Esraren- giz buluşmalar ve konuşmalar, kuru- lan ve tekrar bozulan plânlar, düşü- nülen suikastler, bu suikastlere karşı alınan korunma tertibatı ve bunların yüzlerce, hattâ binlerce kilometre uzaklarda tesirlerini göstermesi Kul- cada günün meselesini teşkil eder. Ahmed Abud dikkatle sağına ve 50- Yuna bakarak kargaşalık arasında iler- liyordu. Kaybolan kalpağın yerine başını sardığı kalın bez yüzünü de hemen büsbütün denilecek kadar giz- lediğinden, hiç belli etmeden etrafını tarassud edebiliyordu. O zamana ka- dar şurada burada yüklerini hafiflet. miş olduğu kimselerden birisi tarafın- dan tanılması muhtemel olmamakla beraber, böyle bir tehlikenin mevcut olduğunu daima gözönünde bulundur- mak lâzımdı. Bilhassa Urumçide iltihak etiği kervanı idare eden o esrarengiz iki ya- bancıyı soyduktan ve banknotlaria vesikaları ele geçirdikten sonra bir kat daha dikkatli hareket etmesi Jâ- zım geliyordu. O Iki yabancı her ne kadar Çinliye benziyor, mükemmel çince konuşuyor ve nereye varsalar orada Çin ekâbiri gibi merasimle kar- şılanıyorsa da onlar Çinli değildiler, Ahmed Abud, Çin memurlarının onla- ra karşı gösterdiği iyi kabulü bir hür- met eserinden ziyade o yabancıları tarassud altında bulundurmak arzu- suna atfediyordu. Ahmed Abud, hangi millete mensup olduklarını anlıyamadığı o iki yaban- cnn Kulcaya uğramıyacaklarını, Urumçiden sonra şimale doğru gide- ceklerini biliyordu. Bununla beraber gene ihtiyatı elden bırakmıyordu. «Cesaretin en iyi tarafı ihliyala ria- yettir!» diyen ata sözünün ifade etti- ği derin mânayı pek güzel takdir eder- di. Ahmed Abud, yıkılmağa meyyal san badanalı bir duvarla sokaktaki çukur- lardan birisine batarak dingilini kıran bir seyahat arabası arasında durmâ» ğa mecbur oldu. Çünkü önünde ve ar- dında biriken insanlar İlerilemesine mâni oluyorlardı. Ahmed Abud, biri- birlerini iten kakan bu insanlar ara» sından bir yol açılıncıya kadar bekler meğe mecbur kaldı. nn Selale me süsle a) A SA e EEE TİMER ge ale lm leri

Bu sayıdan diğer sayfalar: