4 Haziran 1932 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 10

4 Haziran 1932 tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 10
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

— fini — olacak derecede aydınlık olsaydı — semaya - etlikleri — bulamadılar ve Sajinin takip et- | ettiği yoldan gölüa istikametini B _'10 Sayfa — SON POSTA Cenup Denizlerinde Bir Seyahat Macerası Altın Peşinde.. Muharriri Stakpool Uç Serseri.. Ü—ç_Miİyoner “İmdat ! ,, VDiye Bir Ses İşitilince Her- vardı. Düşünmesini, sabretmesini kes Durdu, Şimdi Hep Sesin Nerden Geldiğini Merak Ediyordu kusurları meziyeti muhtelif bir Sajinin arasında kıymetli ve mağlübiyet karşısında sakin kalmasını bilirdi.. Deniz ve or- man — delikanlıda — ecdadından mevrus olarak kalan bu hasletle- ri ziyadeleştirmişti. Saji düşüne düşüne bu t zaktan kurtulmak — için yeni bir çare keşfetti ve hemen diz çö- kerek bıçağı ile kuyunun civarını oymuya koyuldu. Aklına bir tünel açmayı getirmiş gibiydi. Fakat hakikati halde kuyunun içinde bir tünel açmayı hatırına bile getirmemişti. Maksadı kuyunun dibine mümkün — olduğu ka- dar — farla — toprak — yığmak ve sonra bu toprak yığınına ba- sarak — yükselmekti. Fakat hiç şüphe yok ki, kuyunun içi etra- epeyce görmesine müsait buna teşebbüs eylemezdi. Evvlâ bıçağının ucu ile son- ra ellerile bütün gece ve ertesi sabah akşama kadar uğraştı. Bu çalışma neticesinde ikinci gece- nin başında kuyunun ortasında altmış santimlik bir irtifa teşkil edecek kadar toprak toplanmıştı. Fakat buna kâfi değildi. Deli- kanlı bu hakikati ikinci gecenin ilk saatlerinde anladı birdenbire bütün ümidini kaybetti: Burada ölecekti, diri diri gömülecekti. Saji bir defa bu kanaate var- | dıktan sonra ahlayıp — oflamıya koyulmadı, — oturdu, — sükünetle ölümü beklemiye başladı. Sajinin kendisine mahsus bir felsefesi vardı. Çalışmaktan yıl- maz, korku bilmez, gözü pek bir adamdı. Fakat imkânsız telâkki ettiği bir işin karşısında kaldığı zaman da tam bir kuvvetle dü- Yünürdü. İşte şimdi yaradılışının bu hususiyetinden istifade ediyordü. Ağlamadı, — inlemedi, ölmek lâzımdı, e ne yapalım,hayatı bu kadardı, ölecekti. Çukurun içinde otururken ha- yatının maziye karışan mes'ut günlerini de düşünmedi. Mademki bu mes'ut günlerin bir daha av- deti ihtimali yoktu, ohalde nesini düşünecekti ? Saji bu dakikada yapılmış — bir bebeğe muhtaç değilse mavi da —okadar — muhtaç değildi: Saji güneşi — severdi, Çünki onun — sayesinde ısı- | nırdi. Fakat fazla hararet bas- | tığı zaman onu zararlı bulur- du. Serbestiyi — severdi, çünki istediği yere gider, avlanırdı. Yemeği severdi, çünki karnı doyardı. Fakat şimdi bulunduğu lâstikten nekadar ve güzel Ü yerde ne mavi semaya, ne gü- — meşe, ne serbestiye, ne de yiye- ceğe, hiçbir şeye muhtaç değildi. Boylu boyuna uzandı ve kafa- — gsınin işlemesi de durdu. Bu vazi- yette nekadar kalmıştı, malüm .' değil, fakat birdenbire bağırarak — ayağa kalktı — Ümidi doğmuştu. Yeni bir. kurtuluş Şafak Sökerken.. Kaptan Hul ile arkadaşları iskeleye geldiklezri zaman tahmin gibi sandalı yerinde | | ve kuyunun tuttular. Ve bir müddet yürüdük- ten sonra bir ses işittiler. Bu ses: — İmdat! Diye bağırıyordu. Durdular, ne taraftan geldiğine dikkat ettiler ve bir müddet da- ha yürüdükten — sonra Sajinin düştüğü kuyunun önüne geldiler içindeki mahpusu tahlis — ettiler. Kaptan Hul kurtardıkları ada- mı görünce: — Vay dedi. Bu şeytan Di- yaklardan biri! Nasıl olup ta ken- di kazdığı kuyuya düşmüş? Hagton bir şey söylemedi. Şayaya — bakıyordu: — Filhakika genç kız Sajiye yaklaşmış, onun- la konuşuyordu ve biraz sonra ne konuştuklarını beyaz adam- lara söyledi : — Yiyecek istiyor ve bizimle | birlikte gelmesine müsaade edil- mesini rica ediyor, dedi. Kendi- sinden kayığını çalmışlar, geri almak arzusundadır. Kaptan Hulün cebinde pisküvi vardı. Delikanlıya verdi. Saji cid- den acıkmışti. Püsküvileri hiç söz söylemeden yedi, sonre dereye giderek su içti. Tekrar kendisini kurtaranların yanına geldi. Gücü kuvveti tamamen avdet etmişti. Bu Sene Sayfiyelere Şayanın tavsiyesi üzerine rehber- lik etmekte olan kafilenin başına geçti. Çünki belki Şaya müstesna olarak ormanda yol açmayı her- kesten iyi biliyordu. Saji kuyudan çıkarılırken bı- çağını orada —unutmamıştı, ve şimdi beline takacak yerde tüfek gibi omuzunda taşıyordu. Hagton ile Şaya kafilenin gerisinde yürüyorlardı. Hagton bir aralık kızın elinden tutmak istedi, fakat 0: — Saji pek tehlikelidir. Bizi birlikte görmesin, dedi. Hagton gülerek: — Beni öldürür mü? Dersiniz diye sordu, fakat ihtiyatan kızın elini de bıraktı. Şaya yerli delikanlıdan çok korkar gibi görünüyordu. Fakat korkusu — kendisi için değildi. Hagton'a bir zarar gelmesi ihti- malinden endişe ediyordu. beraber — kafileye rehperlik eden genç Diyakın arkasına bakacak — vakti yok- tu. Gözü hep intihap edeceği yoldaydı. Fakat o kadar çabuk yürüyordu ki, arkadan gelenler Bununla onları takibinde müşkülât çeki- | İ yorlardı. ( Arkası var) Rağbet Pek Azdır - Bunun İki Sebebi V ;ırair; Buhran Ve Ev Sahiplerinin Makul Olmıyan Talepleri ©O semli bir hayli şenlendiren Suadiye Plâji Yaz geldi. Bu mevsim, İstan- bul halkinın — sayfiyelere — akın ettiği bir zamandır. Fakat umu- miyetle bu sene sayfiyelere rağ- bet azdır. Son senelerde umumi rağbeti celbeden Anadolu yakasının de- miryol güzergâhı, bu sene, pek az meyil görmüştür. Bu hal, halkın sayfiyeye gitmek ihtiyacını duymamasından değil, amumi buhrandandır. ve rağbeti gören ev sahiplerinin fazla para istemelerinden bir misal olmak üzere Suadiye ve civarının vazi- yetini kaydedebiliriz. İlkbaharın başlangıcında, bu semte çok talip olduğu halde pek az kimse ev tutmuştur. Çünki ev sahipleri evvelâ 600 - 700 lira istemekten kapı açmışlar, son günlerde bu taleplerini 200 - 300 liraya kadar indirmişlardir. Fakat zaman' geç- tiği için pek az kimse bu tenez- zülden istifade etmek istemiştir. Halkı, o havaliden soğutan diğer bir mesele de otübüs meselesidir. Otobüsler, son zamanda tari- felerini artırdı'ddarı gibi, seferle- rini de büyük fasılalarla yapmıya başlamışlardır. O suretle yeni bir inkişafla hayata giren ve yeni yeni binalar yapılan Suadiye, bu vaziyette sönmek üzere — bu- lunuyor. Bu inkişafın nekadar süratle ilerlemiş olduğuna işaret etmek için şunu kaydedelim ki, evvelce burada arazinin kıymeti dönüm- de 300 lira iken şimdi yerine göre 1500- 2000 liraya kadar artmıştır. Haziran 4 | HİKÂYE Bu Sütunda Hergün Nakili: Hüseyin Zeki KIRMIZI MENEKŞE e H a— Bir sabah berber dükkânında sıramı beklerken gazetelerin bi- rinde bir ilân gözüme çarptı: “Serbest ve güzel fakat ciddi bir genç kız; zeki, hassas, artist ruhlu, malümatlı bir gençle, sa- mimi ve her türlü menfaatlerden ari olmak üzere arkadaşlık -tesi- sini arza ediyor.., Bu ilânın altında bir “M, harfi vardı. Berber dükkânından çıktıktan sonra, hakkımda icap eden malümatı havi eğlenceli, hoş bir mektup yazdım. Bu mek- tubum herhalde meçhul muhabi- rimin hoşuna gitmiş olacak ki şen ve nükteli bir cevap aldım. Bu cevapta herhangi bir tuzak yoktu. Artık iyice —mektuplaşmıya başladık. Ben ona fotoğrafımı gönderdim. O da bana resmini yolladı. Ve böylece mektuplaşa mektuplaşa nihayet görüşmek için mutabık kaldık. Melâhat H. bana şöyle bir mektup gönderdi : *... Yarın tamam saat üçte Karaköydeki tramvay istasiyonun- da bulununuz. Çok tabii bir hak de dolaşınız. Caketinizin yakası- na kırmızı bir menekşe koymağı bilhassa ihmal etmeyiniz. Ben hiç- | bir şey takmıyacağım. Zira sizin | tedbirsizce bir — hareketinizden korkuyorum. Yanınıza ben gele- ceğim. Beni görür görmez uzak- tan takip ediniz. ve ben durma- dan sakın yanıma sokulmayınız.,, * Sevincimi düşününüz bir ke- rel., Ertesi gün saat ikide Ka- raköy — tramvay — istasiyonunda idim. En şık bir erkek modeli gibi dolaşıyordum. Sarı benizli zarif ve endişeli bakışlı bir zat yanıma sokuldu. Ağır bir sesle: — Erken teşrif etmişsiniz... Dedi. Daha iyi. Madem ki kır- mızı menekşeyi taktınız, sizi bek- liyen şahıs emrinize amadedir... Buyurunuz, otomobil - sizi bek- liyor. Buna oldukça hayret ettim. — Affedersiniz -dedim - Melâ- hat Hanım mı? Sarı benizli zat, istirhamkâr bir sada ile sözümü kesti: — Rica ederim!.. Vazifem bura- da bitiyor!.. Herhangi bir suale cevap vermekliğim memnudur ve soğuk bir istihza ile ilâve etti: — Galip ve muzaffer olduğu- nuzu siz de biliyorsunuz! Hiçbir şey bilmiyordum. Fa- kat birdenbire düşündüm ki romanesk bir mahlük olan bu Melâhat — Hanım, — cesaretimi tecrübe için beni küçük bir imtihana sokmuş olabilirdi. Bu- nun için, ufak bir süküttan sonra cevap verdim: — Galip ve muzaffer olduğu- mu biliyorum. Vazifenizi ikmal ediniz. — Lütfen bininiz Beyefendi. Sarı benizli zat, bunu söyler- ken koskoca bir hususi otomobili işaret ediyordu. Sağ tarafa yer- leştim. Oda sol tarafıma oturdu. Otomobil hareket etti. Birdenbire beni bir telâş aldı. sordum: — Beni sunuz ? Yanımdaki — zat derin derin nereye — götürüyor- lll A gl li el içini çekti ve acı bir tebessümle: — Bunu siz mi soruyorsunuz? — Evet, ben. — Bankaya. Çekin sahibi çıkmadığı takdirde grup mü- messilinin hazır bulunmasını ta- lep etmemiş miydiniz? Huyretten ağzım açık kaldı. Sarı benizli zat devam etti: — Zaten zamanı geldi. Çeki- nizi teslim edeceğim. Cebinden bir cüzdan çıkardı, açtı. Hâmiline tediye edilmek Üzere muharrer otuz bin liralık ve çok tanınmış bir banka üzerine keşideli bir çek uzattı. — Bütün şerait tamam, değil mi? O zaman anladım ki büyük bir müşabehetin kurbanı idim. Herhalde, yanımdaki zat, yaka- sında kırmızı bir menekşe bulu- nan ve Karaköy istasyonunda bekliyen kendisince meçhul bir adamı arıyordu. İşte, tamam tama mına Melâhat Hanımın bana ver- diği randevu şeraiti... ve bu adam, herhangi bir yanlışlığa sebebiyet vermemek için otuz bin İiralık çekin sahibini arıyordu. Beni, demek ki, o adam zannetmişti. Otomobil durmuştu. Hemen çe- kin mukabilini almaktan başka bir işim kalmamıştı. Benim yerime siz olsaydınız ne yapardınız? * Çılgın gibi otomobilden indim. Hemen geçen bir tramvaya sıç- radım. Arkama bakmıyordum bile... Saatimi çıkardım: Üçü çey rek geçiyor.. İlk istasyonda indim. Bir taksiye atladım. Üç dakika sonra tekrar Karaköy istasyo- nuna geldim. Artık, sarı benizli zatı düşün- miyordum. Beni bulsa, kendimi müdafaa etmeyi bilirdim. Şimdi düşündüğüm şey on sekiz dakika geç kalmama rağmen — Melâ- hat Hanımı bulmak — ümidi... Saat beşe kadar bekledim. Ne gelen var ne giden.. işte o zaman ilk defa olarak korktum: Benim gibi kırmızı bir menekşe takmış olan hakiki çek sahibi benim yeri mi tutmuş olamaz mıydı? Vakıâ yüzü bana benzemezdi amma, ne de olsa resim.. Hem öyle bir resim ki sahibi — görülmemiş... Zavallı kızcağız onu, ben zannet- mişti. Ve belki... Evet, belki Melâhatçığıma ne fena muame- leler edecekti. Dermanım kalmamıştı. Müthiş bir üzüntü ile eve döndüm. Ken- disine, bütün hâdiseyi izah ede- rek bir mektup yazdım... Kimbilir ne zannetti? Ne oldu? Bir daha hiç, amma hiç haber alamadım... Sayfiye Arıyanlar ! İstanbulun münasip bir sem- inde yazlık bir ev istiyorsanız; Ev sahipleri! Siz de evirizi mevsimlik olarak kiraya verecekseniz SON POSTA ya hecu bir ilân veriniz. Müşteri bulaca- ğınızdan emin olabilirsiniz

Bu sayıdan diğer sayfalar: