26 Mart 1932 Tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 9

26 Mart 1932 tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 9
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

Tefrika No. 15 Sahife 9 26 Mart 1932 SEBA MELİKESİ | BELELES Yazan: ISKENDER FAHRETTİN Cebimden çil bir çeyrek uzattım. Arap hayretle yüzüme baktı. Belki de böyle gümüş parayı ömründe bir defa bile görmemişti Yolları gayet iyi biliyordum, yavaş yavaş giderek gece (Sev- kulhamis ) e varacaktım, Güneş yükselmişti. (Beynimin üstünde müthiş bir volkan var zannediyor- dum. Aç ve uykusuz hayvan üs- tünde öğleye kadar yürümüştüm. Uzaktan bir kaç ariş görünüyor- du. Ottan kulübelerin birisinin önünde durdum. Bu ne bir köy, nede bir konak yeri idi. Bir dağ kenarı olduğu için sıcak mev- simde araplar böyle köylerden nisbeten daha serin olan cebel yamaçlarına ( iltica (o ederlerdi. Zaten hepsi göçebe halinde yaşa- dıklarından oObemen hurma ile çavdar ve zevkleri (kışır) denilen kahve kabuğu içmekten ibaret bulunan bu iptidai mablüklar fevkalâde fakrü zaruret içinde bulunmakla beraber, medeni in- sarlara karşı an'anevi bir husumet beslerlerdi. Benim yeni kıyafetim ise, onların hırs ve tamablarını tahrik ve eski husumetlerini uyandıracak kadar cazip ve mü- kellef idi. Hattâ belimde bir de cenbiye vardı ki, sapı gümüş savatlı ve oldukça kıymetli görü- nüyordu. Ben Menahadan ata binerken (Cemile) bunu bana, her zaman işime yarayabileceğini işaret eden çok samimi bir mu- habbetle hediye olarak vermişti. Silâh namına üzerimde bundan baş- ka birşey taşımıyordum. Maamafih, Yemende mavzerden sonra gelen ve bütün kabail arasında taam- mümeden yegâne silâh cenbiye idi. Kulübedeki araplardan kırk yaşında kadar tahmin edilen uzun saçlı ve yuvarlak gözlü bir erkek uzaktan verdiğim selâmı alarak: — Selâmünaleyk... Dedi ve atımın yanma geldi. Kendi kulübesinde kendi karısı olduğu mubakkak olan suratsız bir kadın ile üç, dört çocuk görü- nüyor ve bunlardan çırçıplak olarak kumlar içinde yuvarlanan en ufağının parlak ve yağlı derisi üzerinde güneşin çok garip man- zara arzeden şuaları titreşiyordu. Arapça sordu: — Nereye gidiyorsun? — San'aya.. — Yolunu neden bu tarafa çevirdin.. o Sevkulhamise doğru gidiyordun? — Çok susadım. su vermez misiniz? Bizde içecek su yok.. Bana biraz Aşk, macera ve fen romanı Nakili: oO(Vâ- Nü) Abmet Ferit, ebe hanımı itti: — Beni bırakın! Yoksa sizi de gebertirim. Kadın, cesurane: — Eb, beni öldürün bakalım!- diye haykırdı.- Fakat, ben sizi bırakmıyacağım! Ahmet Ferit, son derece kuv- vetli bir erkekti. Üstelik bu asa- biyetin verdiği kuvvet de, kuvve- tine ilâve olunmuştu. Ebe hanımı bir silkişte yere atmak, onun için bir iş bile olmamıştı. Doktor kadın, yerinden kalka- rak hastanın imdadına yetişmek istedi. Lâkin bunda muvaffak olamadı. — Siz hiç su içmez misiniz? — Hasta olduğumuz zaman... Ve sonra, bilmiyormuşum gibi ilâve etti: — Su bu tarafa çok uzaktır. On beş günde bir tulum getiririz. Onu da kışır için kullanırız. — Şimdi bir yudumda yok mu? — Hele aşağı in bakalım... Cebimden çil bir çeyrek uzat- tım. Arap bayretle yüzüme baktı. Belki de böyle gümüş parayı ömründe bir defa bile görme- mişti, Karısının başında üç tane bakır para bağlıydı. Ve bu üç bakır paranın mecmuu bizim para ile ancak on para ederdi. Dağda ve çölde göçebe halinde yaşıyan arapların en büyük ziynetleri (o para olduğu için fellâh bu hediyyemden çok mem- nun olmuştu. Hemen koşarak arişteki su tolumunu yakalayıp getirdi. o Hakikaten O hararetten dudaklarım (o kurumuştu.” Gerçi miydemde gıda namına bir şey yoksa da sıcaktan hararetim art- mıştı. Fellâh dediği gibi tulumlarında pek az su kalmıştı. Zaten Cebel yamaçlarında uzun müddet çukur içinde saklanan bu suların yem- yeşil bir renği vardı, içinde ufacık kurtlar dolu idi. Ibtiyaç halinde bu mahzurlar, insanı su içmekten menetmiyordu, tulumun kenarına mendilimi koyarak epice içtim.. Fakat, su mu içtim.. zehirmi? Bunu şimdi tarif edemem. Arap, atımın yularından tutarak kulübesine doğru çekti. Ben de biraz orada dinlenmek üzere arkasından yürüdüm. Kadına se- lâm verdim, Ateş başında bir toprak çömleğin içindeki kahve kabuğunu kaynatmakla (meşgul olan arap karısı yüzüme baktı, tekrar önündeki işine devam etti. Arişin önündeki kumların gölğeli bir köşesine oturdum. o Baca- ğımdaki yara henüz tamamile kaparmamış olduğundan, bay- vanla gitmek benim için çok zahmetli oluyordu, hakikaten yo- rulmuştum. Hararetten içim yanr yordu, mütemadiyen su içmek istiyordum. Halbuki, sıcakta su içmek çok muzırdı. Bâhusus böyle mülev vessuları, Araba sordum: — Ismin ne yâ ahi? — Ibrahim... (Arkası var) Bu esnada, Ahmet Ferit, cebin- den tabancasını çıkardı. Bu taban- cayı, yazıhanesinin çekmecelerin- den, demin, mihaniki surette alarak, cebine sokmuştu. Beş el silâh attı. Bu beş kurşun, karısına isabet etti. Kadın, derakap öldü. Abmet Ferit, bunun üzerine, tabancasını kendine çevirdi. Dördüncü kısım Tabiatin intikamı Bu facianın efkârı umumiye üzerindeki tesiri, iki aydanberi sükün bulmuş gibiydi. Fakat, matbuatta, bâlâ münakaşalar ce- reyan ediyordu. Âlimler ve bik hassa doktorlar, bununla çok meşguldüler, Vesime, aldığı kurşun yaralarile ölmüşse de, Ahmet Ferit henüz berhayattı. Lâkin, biçare gencin Her akşam bir hikâye Bu son seneler zarfında bir çok manifatura tüccarı iflâs etti. Fakat aynı cins ticaretle meşgul bulunan Feridun bey, iflâs etmek şöyle dursun, bilâkis, ticaretini ilerletmiştir. Bu zatle, geçen gün, bir mecliste tesadüf ettik. Bize, macerasını şu suretle anlattı. Işe pek, gençken başladım efendim. On dokuz yaşımda yok- tum bile... Mahallede bir küçük dükkân açacaktım. Lâkin, param, işin ancak bir kısmını idareye kâfi geliyor. Yamayı bir deliğe vuruyorum, Öteki delik sırıtıyor. Mahallede , Hacı baba denilen ak sakallı, nurani yüzlü bir adam- cağız vardı. Müslüman mı müslü- man.. Savm, salât, haç, zekât, gelimei şahadet.. hepsi yerinde.. Bu Hacı baba, bana acıdı. Bir iki işim için, âdeta kefil olma derecelerinde ötekine o berikine söyledi. Onun hatırı için bana müsamaha ettiler. Hattâ dükkân kirasını bile, mal sahibi, iki ayın sonunda isteyeceğini söyledi. Bittabi, bende, Hacı babaya karşı bir itibar, bir itibar.. Dük- kâna geldiği vakit, elini öpüyorum, kendisini baş köşeye geçirtiyorum. Hayir duasını istiyorum.. Hacı baba, bemen bemen ber akşam bir kere bana uğruyordu. Tezgâhın arkasında, karşı karşıya oturuyor, müşteri olmazsa, dere- den tepeden konuşuyorduk. Bir de çırak tutmuştum. Onu, “ namusludur!,, diye, bizzat Hacı baba bana tavsiye etmişti. Aradan bir iki gün geçti. Birde baktım, bir düzüne kopça paketi eksik.. “ Allah allah.. Ne oldu?.. Nereye gitti?,, demeğe vakit kal madı. Bir düzüne kopça paketi daha eksik... Bunu kimsenin al masına imkân yoktu. Zira, bu cins malları müşteri önüne çıkar- mamıştım, Benden kopça isteyen olmamıştı. Müşteri tezgâhın arka- sına dolaşmuyordu ki, bir yabancı kopçaları aşırmış olsun. Tezgâhın arkasına girmeden, kopçaları çal- mağa maddeten imkân yoktu. Çıraktan şüphelendiğimi Hacı babaya söylemedim. Zira, oğlanı bana o tavsiye etmişti. Östelik “namusludur...,, demişti. Tecrübe için, para dolu cüzdanımı meyda- na bıraktım. Kendimde renkli camın çizik yerinden gözetledim. Çırak para çalmak şöyle dursun, bilâkis, cüzdanı unuttuğumu bana haber verdi “ Gözetlediğimin far- kına vardı köpoğlul,, diye düşün- düm. Kopça paketlerinin ne su- retle yok olduğunu anlatarak kendisini sıkıştırdım. — Namusumdan mı şüpheleni- yorsunuz? Ben böyl şeylere tenez- ne halde olduğunu hiç sormayın! Yaralardan biri, kalp nahiye- sine isabet etmişti. Diğer bir kurşun da ak ciğere değmişti. Bu yaranın tamamile ifakat bul- ması kabil olamıyacaktı. Ferit hastahanede yatağına mıhlanmış bir halde yatmasına rağmen, baş- ucunda iki sivilpolis bekliyordu. Nereye kaçacaktı? o Kaçmasına imkân var mıydı? Hem, kaçmağı istermiydi? Felâketten sonra, Denizci zade- ler, İzmiri oterketmişler; artık tamamile İstanbula taşınmışlardı. Oğullarının yanı başında bulunmak istiyorlardı. Hem, pek ehemmiyetli bir muhakemenin cereyan edeceğini anlamışlardı. Muhakeme esnasında Istanbulda bulunmak zaruretini duymuşlardı. Diğer cihetten, “M...,, zadeler'in evinde faaliyet vardı. Bunlar, hem matem içinde çırpınıyorlar; hemde Hacı babanın hastalığı zül etmem! - diye ağlamağa baş- ladı. O derece samimiyet rolü yapı- yordu ki: — Sen dükkünci çırağı olaca- ğına, tiyatroya aktör. ol yavrum! dedim. Çırakla aramızda geçen bu yüzleşmelere, münazaalara rağmen dükkândan, yene her akşam bir paket çalınıyordu: Vallahi çıldırmak değildi. Yine bir akşamdı. Çırak usulla yanıma sokuldu: — Size bir şey söyliyeceğim amma, kızmayın! - dedi. - Kopça paketlerini kimin çaldığını bul- dum. Hacı baba çalıyor... — Sus, edepsiz! -diye çıkıştım.- Bu mubarek zat, bem senin, bem de benim velinimetimiz vaziye- tinde... Senin bu dükkâna kapr lanmana vesile oldu, Bana da nice nice iyilikler yaptı... Çırak, vallahili, billahili, talla- bili yeminlerle bana teminat verdi. Inanmazsam gözetlememi söyledi. Ertesi akşam, Hacı babayı tezgâh başında bırakarak renkli camın mahut çizgisi arkasında gizlendim. Bekledim. Bir de ne göreyim? Nurani yüzlü, ak sakalı Hacı baba, boynunu kısıp üst göz ka- paklarını etrafı kolaçan etmek ister gibi açarak sağına soluna ba- kındı. Vaziyetten emin olduktan sonra, elini tezgâbm içine soktu, Kopça paketini aşırdı. Şimdi olsa, o tarzda hareket etmem ya... O zaman, gençlik, cahillik, görmemişlik... o Derhal ortaya çıktım: — Tuwu... Edepsiz... Süt saka- ından, namazından, niyazından utanmıyorsun, hırsızlık yapıyorsun ha?.. Hem de, benim gibi biçare bir adamdan... Senin yüzünden çırağı kovacaktım. Sahte sofu seni... Bir kopçaya tenezzül edi- yorsun... Elinden paketi koparırcasına işten bile çektim, aldım. Omuzundan kaktım Hacı baba, ses bile çıkarmadı. Süklüm büklüm, pükkândan çıktı, gitti. O gittikten sonre, yaptığım muameleden dolayı nadim oldum. “Yarın gidip itizar edeyiml,, di- ye düşündüm. Fakat, ertesi günü beklememe imkân kalmadı. — Hacı baba birdenbire bas- talandı. Sizi istiyor! - diye haber getirdiler. Koştum. Yatağında yatıyor. Sağ tarafına inme inmiş... Ağzı çar- pılmış... Beni görünce, gözünden süt sakalına bir damla yaş aktı. Elimi tuttu. — Evlâdım! - dedi.- aç $u de- lâbı... Paketlerin oradadır. Bu işi kızları için çabalıyorlardı. Velit, Murtaza, Faruk, bunların evine sık sık devam ediyordu. Denizci zadeler, o oğullarının, çocuğu zenci gürünce, sinirlerine hâkim olmadığını ve: Vesimeyi oldürdüğünü ( söylemekle iktifa ediyorlardı. Buna, fazla bir şey ilâve etmiyorlardı. Üstelik, oğlan, intihar etmek (teşebbüsünde de bulunmuştu işte... Facia, onlara göre, nihayete ermiş bulunuyordu. Matbuata olsun, baro muhitine olsun azim servetlerile tesir ediyor- lar, bu moktai nazazı yürütüyor- lardı. Lâkin, “M...,, zadelerin, Muar- taza'nın ve Velidin tesir ve nü- fuzu, Denizci zadeler'inkinden de daha fazlaydı, Bunlar, Vesime'nin intikamını almağa azmetmişlerdi. Vesime'nin tamamile bigünah ol- duğuna emin bulunuyorlardı, Bu Otobüs istasyonu Londrada otobüsler için büyük bir bina yapıldı Londrada büyük bir şirket tarafından muazzam bir otobüs istasyonu inşa edilmiştir. İstasyon tamamile O betonarmedir. Fakat çimentoya muayyen miktarda kırık cam parçaları karıştırıldığı cihetle, bina uzaktan pırıltılar içinde görünür. Bu bina, raysız büyük bir istas- yondan başka bir şey değildir, takriben üç milyon Türk lirasına mal olmuştur. İstasyona girildiği zaman iki büyük salon vardır. Sağdaki sigara içenlere, soldaki de gazete, kitap vesaire okumak isteyenlere mahsustur. Holün di- binde büyük bir bar ve lokanta da vardır. Burada yemekler ve meşrubat, yıldırım süratile tevzi edilir. Binanın ortasında ve üstü ren- gârenk camlar ile örtülü büyük bir kubbenin altında, otobüslerin tevakkuf ettiği iki yer vardır. Biri hareket eden, diğeride gelen otobüslere mahsustur. Büyük bir intizam dairesinde seksen kadar büyük ve lüks otobüs, daima harekete müheyya arka arkaya dizilmiş duruyorlar. Bu bina, 2,500 otobüs istiap eder. Fransada sinemalar da 29 martta kapanacak Paris, 23 (A A.) — Pariste ve vilâyetlerdeki Obütün sinemalar, bu müesseselere tahmil edilen istisnai vergileri protesto mabi- yetinde olmak üzere 29 martta kapılarını kapatacaklardır. Fransa ve tahdidi teslihat konferansı masrafı Paris 20 (A. A.) — Mebusan meclisi, Fransanın tahdidi teslihat konferansına iştiraki dolayısile açılmasına lüzum hasıl olmuş olan kredi projesini kabul etmiştir. Doktor Kohun keştinin ellinci senesi Doktor Kob'in verem mikru- bunu keşfinin ellinci senesi müna- sebetile dün İzmir verem müca- dele cemiyetinde merasim yapıl mıştır, ara niçin yaptım, bilmiyorum... Kendime hâkim olamadım... Fakat, emin ol ben sahte sofu değilim... Hırsız- lığı da hırsızlık için yapmıyorum... İçimde bir kuvvet var... Beni, buna sevkediyor. Bittabi, kendisine lâzım gelen tes- liyet sözlerini söyledim. Hacı baba, o akşam öldü. Va- siyetnamede, bana da yüz altın miras bırakmış. Ticarette dirilme- me sebebiyet veren para budur. Sonradan öğrendim ki, Hacı baba da Kloptomani dedikleri hırsızlık has- talığı varmış. Allah rahmet eyle- sin... Mübarek adamdı. (Hatice Süreyya) kadının kocasını | aldatmış olmasına mahal görmüyorlardı. Onun, Ahmet Ferid'e tapınırca- sına âşık olduğuna emindiler. Hulâsa, iki taraf arasında, uzun, müşkül, kıyasıya bir mücadele açılmıştı. Devam ediyordu. Mücadele sahası, şimdilik, bu işin tetkikini üzerine alan müs- tantiğin odasıydı. Müstantik, en değerli adliyecilerimizden Pertev bey isiminde bir zattı, Hem maaşı nisbetinde şahsi bir servete malikti, hem de ecnebi lisanlarına vâlaf, kendini tetebbüe vermiğ, kartasiyecilik içinde bunalmamış bir zattı, Babası meşhur bir avu- kat olduğu için, nişanlısı da ken- disini de avukat görmek istediği için hukuk meslekini ibtiyar et- mişti. Meslekinde parlamak, kendini göstermek istiyordu. Gözü me- muriyette değildi, ( Arkası var )

Bu sayıdan diğer sayfalar: