21 Mayıs 1932 Tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 9

21 Mayıs 1932 tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 9
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

21 Mayıs 1932 > e Sahife 9 Tefrika No.64 20 Mayıs 1932 Gelme yaşlı geyeili Her ak Rin | SEBA MELİKESİ | vir e an düşündükten sonra, omuz BELERERIS a e — Ay resmini yapıyorum ER YAMEDİN Ahmet Ferit bey, o akşam, | dikkatimi ocelbetmek niyetinde diye mesele mi çıkarıyor? Ne “ Altın kapının anahtarı bendedir, Sam! Kimseye görünmeden içeriye girebilirsen ( Enverano ) yu kurtarmış olursun..! ,, Beni Israil hüküm- darı (Belkıs ) ile beraber, pencere- nin önünde konu- şuyorlardı. Mabedin ziyaret günü değildi. Hazreti Süleyman mabet yolundaki kalabalığın o sebe- bini bilmiyordu. Halbuki , Belkis, sabahleyin yatağın- dan kalkar kalk- maz, Ona, Şairin o gün idam edile- ceğini haber ver- mişlerdi. Seba melikesi hal- kın ıztırap ve he- yecanını Süleyman- dan evvel görmüş, cariyelerden bu hu- susta hayli malü- mat toplamıştı. — Dağların oğ- lanu bu gün idam ettirecekmişsiniz , öyle mi? Dedi ve hüküm- darın yüzüne dik- katle baktı. Süleyman, o Belkisin niyazkâr nazarlarından ne istediğini anlıya- mamıştı: — Cariyelerimden birinin başını koparmış.. Ben de onun başını kopartacağım. — Enveranonun, böyle güzel bir kızı öldürecek kadar vahşi ruhlu bir adam olmadığını zan- ediyorum. — Benim hassa kumandanıma itimadım vardır, Melike! — Zaplonun yalan söylediğini iddia edecek deği Fakat, ben- de muhafızım çok itimat ederim. Süleyman hayretle Belkisin yü- züne bakarak sordu: — Sam, Enveranonun lehinde mi | şahadet ediyor ? — Yalnız Sam değil. Bütün memleket halkı şairin masumiye- tinden bahsediyorlar. — Bütün memleket halkı mı ..2! — Evet... Belkis yoldaki terdi : — Bakınız, halk ( Büyük ma- bed) e akın ediyor. Bütün yahu- diler, osabahtanberi (o ağlıyarak Yahova ya yalvarmağa gidiyorlar. — Siz bu malümatı kimden aldınız? Enveranonun masumiye- tine siz de mi kanisiniz? Tefrika No: 33 kalabalığı gös- İ Küçük Hanımın Kısme İ Gözlerimde Istanbul, o sevdiğim ve kaçtığım memleket hayallendi. Bir an Istanbulda, Boğazda, Ka- lamiş koyunda, Ada açıklarında; bilir miyim! Marmaranın koyunda olmak istedim... Bu düşünce ile siz hatırıma geldiniz... Size mek- tup yazmak, bir an İstanbula kavuşmak gibi bir şey (geldi bana... “Burada İblisin ceheneminde yaşıyorum. Hele yazın, bütün bu vadiye bir şey hâkim: Güneş! Buradaki arzın bir tek hükümdarı var: Güneşt!.. “ Buraya gelecek olsanız, bir takım insanların neden güneşe taptıklarını anlarsınız... ( Kudüste (Altın kapı) nın bugünkü resmi J Belkıs'in muhafızı, idam mahkümunu kurtarmak için (Altın kapı ) nın anahtarını almıştı... — Şüphesiz.. Çünkü o, şehrin istibdat çemberlerini kırarak dağ- lara kaçmış. Sarayda esir bir kızı öldürmesini havsalam almıyor... Süleyman, Belkısın o sözlerini ehemmiyetle dinlemişti. Kapıdaki cariyelerden birine işaret etti: — Zaplonu şimdi buraya çağı- rınızl * “. Rodit, Samın oda hizmetine baktığı için, ona her şeyi söyle- mişti. Sam, Enveranoyu kurtarmak için elinden geleni yapacaktı. Belkısin muhafızı, son günlerde Rodit'e itimat ve muhabbet gös- termeğe başlamıştı. Sam Kudüste (Zaplon) azamet ve saltanatına tahammül edemi- yordu. Zaplon sokaktan geçerken, halk yerlere kadar eğilerek, bu mağrur adamı selâmlıyordu. Halbuki Sam ondan çok göste- rişli, vakur, kuvvetli ve bilhassa ondan çok cesur bir kahramandı. Sam aynı zamanda (Zaplon) dan da yakışıklı ve sevimliydi. Onu her genç kadın sevebilirdi. Rodit Süleyman tarafından Samın hiz- metine memur edilmişken, şimdi onu candan sevmeğe ve onun harekâtını adım adım takip etme- ge başlamıştı. (Arkası var) “ Şimdiye kadar şairliğimi kim- seye açmadım. Amma siz kadın- sınız. oOÜzlete çekilen birinin saçmalarına, hezeyanlarına kadın- lar mana vermesini bilirler... ,, Mektup Belmanın elinden kaydı, yere düştü. Son cümlede nasıl tahkir ediyordu ?. Kadınlara hiç İ ehemmiyet vermediği nasıl belli oluyordu... Sama ve hezeyanlara ancak kadınlar mânâ verebilir! Bu ne kadın düşmanlığı böyle!, Belma eğildi, mektubu yerden aldı ve okumıya devam etti: “ Eğer bu saçmaları okumıya kadınları | bermütat işinden geç vakit çık- tı. Şakır şakır yağan yağmurun altında zırıl zırıl ıslanarak, Eren- köyündeki evine geldi. Karısı, onu, ta kapıdan: “Nasılsın ca- nım?... Hep seni düşündüm... Islanmadın ya?.. , diye karşıladı... Ahmet Ferit, soyundu. Bir iki kelimeyle o gün dairede olup bitenleri anlattı. Sonra: — E, sende Ne haber? e var Ine yok bakalım? - diye sordu. Fahamet hanım: — Hiç!.. Ne olacak?,.. Yeni bir şey yok... - dedikten sonra, birdenbire aklına gelmiş gibi: - Ha... - diye ilâve etti. - Sahi, söylemeğe unuttum. Yanimızdaki | eve bir bey taşındı: Ahmet Ferit beyin siyah kaş- ları çatıldı: — Nasıl?... Ne dedin?... Yanı- miza bir erkek mi taşındı?... Be- kâr bir erkek mi?... Peki nasıl İ adam bu?... Genç mi?.. İhtiyar mı?... Onu gördün mü?... Fahamet hanım: — “Eyvahl,.. Oldu olacaklar! - diye eseflendi. - Bir kıskançlık hâdisesidir başlayacak!,, Altı senelik izdivaç hayatı esna- sında kocasının âdetlerini gayet iyi öğrenmişti. Ahmet Feridin şüphesiz ki, pek çok harikulâde huyları vardı. Lâkin maalesef bir tane fahammülfersa âdeti vardı: Kıskançlık! Hem de nasıl kıskanç- lık! Kılı kırk yararcasına... Daya- nılmaz, yenilmez, yutulmaz, gar- gara bile edilmez bir kıskançlık! Zalimane mi zalimane... Halbuki, Fahamet, kocasının bu illetini tahrik edecek hareket- lerde bulunmuyordu. Faziletli mi faziletli bir kadındı. Ahmet Feri-g din kudurup azması için hiç bir sebep yoktu. Fahamet onu pek âlâ seviyor, pek âlâ onunla meş- gul oluyordu. Kocasından başka kimseyi gözü görmüyordu. Onun için hakikati olduğu gibi söylemekte mahzur görmedi: — Evet, komşumuz gözüme ilişti. Öğleye doğru eşyasile geldi. Galiba evi sade mevsimliğine tutmuş. Ressammış. Ressam oldu- gunu bakkalın çırağı hizmetçiye söylemiş. Ahmet Ferit, şüpheli karısına bakarak: — Garip şey! Garip şey!- diye mırıldandı. - Bir ressamın yer bulamayıp ta tam bizim yanımızda ev tutması cidden garip! Hem de böyle birdenbire?.. Hele şuna bir bakayım! Ahmet Ferit bey, yukariki pen- cereye koştu. Çok geçmeden geri döndü. — Pencerede gördüm. Uzun boylu, iri yarı, sarışın bir oğlan... sırtına bir empermeabl giymiş, başı açık yağmurun altında dola- şıyor. Sanki, birinin nazarı dikka- tini celbetmek ister gibi bir hali . Şüphesizki, benim nazarı şüpheli varsa size > yaz- makta devam ederim. Amma bu manasız mektuplardan çabuk bı- kacağınıza oOeminim. Siz bana yazacak pek çok şey bulabilirsi- niz, fakat ben size buradan ne yazayım?.. “Bir kere sizi tanımıyorum. Maa- haza hüviyetinizi bildirmenizi de istemiyeceğim. Meçhulle, malüm- muş gibi konuşmak hiç fena olmuyor. Kendimi mutasavvuflara benzetiyorum... “İşte böyle Beyza hanımefendi, beni itiraflara sevkettiniz. Istanbul | gene o eski Istanbul mu?.. Yoksa biraz değişti mi? Bunu sizden öğrenmek arzusundayım , “Hörmetlerimin kabulü ile sözümü bitiriyorum. Hidayet Muhlis ricası Belmanın gözlerinin içi güldü. dayanamamıştı , işte nihayet | Istanbula dair haberler istiyordu. değil... Gayet garip!.. Ve homurdana homurdana do- laşmağa başladı. Fahamet: — “Kocam da deli midir, nedir? - diye düşünüyordu. - Hiç tanımadığım bu ressamin benim için buraya taşındığını düşünmek kadar budalalık var mı?.. Ahmet Feritte aklen, mantıkan karısını — aldatabileceğini düşün- müyordu. Buna rağmen kıskanr yordu. Önüne geçilmez bir hissin sevkile kıskanıyordu. Karısına, gözlerini devirerek ters ters bak- maktan nefsini menedemiyordu . O gün ne yapmıştı? Sokağa çıkmış mıydı? Bahçede dolaşmış mıydı? Komşu delikanlı ne ile vaktini geçirmişti? Karısile ko- nuşmak tecrübesinde bulunmamış mıydı ? Bir hâdise vukua gelip işleri fecileştirdi. Havanın iyi olduğu bir cuma sabahı, Fahamet, bah- çede oturmuş, kitap okuyordu. Birdenbire, kocası, evden onu çağırdı. — Fahamet! Fahamet! içeri gir. Genç kadın itaat etti. Ahmet Ferit, hiddetten kudurmuş, küp- lere biniyordu. — Senin resmini yapıyor... - dedi. - Bu alçak herif, senin res- mini yapmak küstahlığını göste- riyor! o Anlıyor musun? Bunun gayet vâzıh surette farkına var- dım. Bahçemize nazır olan pen- ceresine oturmuş, bizim tarafa baka baka senin resmini yapıyor. Anlaşılıyor! Meramının ne olduğu anlaşılıyor. Bunun üzerine, karısının artık bahçeye çıkmasına bile mani olmak istedi. Bu mümanaat bir hafta kadar bir müddetle azap halini almadı. Zira yağmur yağıyordu. Lâkin, çok geçmeden, güneş semada ışıldamağa başladı. Fahamet, evde kapalı kaldığı için oçıldırma derecelerine geliyordu. Komşu gelen ressama içerliyor mıydı içerliyordu. Bir sabah, pencerede otururken karşıki köşkten bir ses işitti: — Ah, hanımefendi... Uzaktan resminizi yapmağa başlamıştım. Yarım kaldı. Ne olur? Bahçeye çıksanız a... Başını kaldırdı. Ressam... Şaşa- ladı. — Hayır... Resmimi yapamaz- sınız! - diye protesto etti. - Buna hakkınız yok... Istemiyorum... Ressam, hayrette kaldı. —Niçin amma, ya... Hanım efen- di?... Resminiz gayet iyi oluyor- du. Mani olmanızdaki sebebi anlayamıyorum. — Nasıl sebep yok... - diye kadın isyan etti ve sebebi sakla- yamadı: - Kocam kıskanıyor. Ra- hatımız kaçıyor... Resmimi yap- maktan vazgeçin. Hidayeti kıvılcımlandırmıştı. Bu kıvılcımı küllendirmemek lâzımdı. Hemen kalem kâğıdı aldı. Beyzadan Hidayete “Hidayet bey, “Ben size itiraf edeyim: Mek- tubunuza çok sevindim. Bunu bir gençkız kaprisi zannetmeyin, fakat sizinle mektuplaşmıya öyle kat'i karar vermiştim,ki eğer buna mu- | vaffak olamasaydım çok üzüle- cektim. “Amma bunu kapris telâkki etmeyin. Hayır. Sizi tanıdığım için bunu istiyordum. Sahiden orala- rını ve bilhassa oralarda yaşayan münevver insanın tahassüslerinin anlamak arzusuna kapıldım. “ Sizden; bana çok hadit haşin deye bahsetmişlerdi. Mektubunuz- dan bilâkis çok rakik ve lirik bir asker olduğunuz anlaşılıyor. sersemlik! Biz ressamlar, her arzu ettiğimiz şeyin resmini yapmakta kendimizi hür addederiz. Ben ki, size bu güne kadar bir tek ke- lime bile söylemedim; hiç bir sarkıntılık etmedim, kıskanmasın- da ne sebep tasavvur edilebilir? Şaştım doğrusu... Maamafih, sükün bulun! Bugün sevgilim gelip benim yanıma taşınacak. Bu hal, koca- nızın dikkatini celbeder. Hata ettiğini anlar. Hem, kocanız bu saatte evde değildir elbette... Öyleyse, manasız kıskançlığına ehemmiyet vermiyerek şu resmi bitirmeme müsaade buyurun. Kita- bınızı okuyarak karşımda oturun. Tablomu bitireyim. Genç kadın, düşünmeksizin: — Yemekten sonra.. - diyordu. Ve vadini tutup, bir saat, res- samın karşısında durdu. Bir saat... Bu genç erkeğin nazarlarını vücu- dunun her yerinde hissetti. Kocası, akşam üzeri eve dön: düğü vakit, Fahamete şu haberi verdiz N — Bugün ressamın evine bir genç kadın taşındı. Metresiymiş. Benimle ayni trende geldi. Bavul- larını da getirdi. Ahmet Ferid'in çıkardığı kıs- kançlık sahneleri yüzünden özür dilemesi mutadı değildi. Genç kadın, aldığı üzerine : — Yaaa ? - diyebildi. Ertesi günü pencereye gitti. Bahçede gayet boyalı, simsiyah saçlı, dallı dallı pijamalı bir kadın... Poz almış... Ressam ona baka baka resim yapıyor : — Vaziyetin mükemmel, sevgi- lim... Kımıldama... Fahamet, pencereden bakıyordu. Bu erkeği, henüz, şöyle böyle tanıyordu. Bu adam, kocasının kıskançlığı yüzünden, ilkönce, ona tahammülfersa görünmüştü. Fakat şimdi, Fahamet, kocbsının o çok çekindiği kıskançlığının tahakkuk etmiş bulunmasını tercih ettiğini duyuyordu. oKâşki bu ressam onunla sahiden alâkadar olsaydı. Kâşki bu sebepten kocasile ara- larında hırıltı çıksaydı... Kocasının sesini yanıbaşında duydu. — Ne biçim adamlar bunlar, değil mi oFahametçiğim, hele şunlara bak... Fahamet, âni bir feveranla hay- kırdı: — Eceeh!... Defol oradan... aylardan beri, beni kıskançlığınla tazip edip durdun... O komşu he- riften bana bahsetme... Sinirime dokunuyor... Anlamıyor musun? Sinirime dokunuyor... Ve hüngür hüngür ağlamağa başladı. Nâki bu haber i: (Hatice Süreyya) “ Hüviyetimi sorsaydınız size hemen yazardım, fakat mademki meçhulle malümmuş gibi konuş- makistiyorsunuz; arzunuza tebeiyet ediyorum. “ Istanbula gelince. Değişmiş hiç bir şey yok. Sokaklar bildi- ğiniz halde. Elli seneden beri devam edip giden sütleri, suları, mezarlıkları ıslah o münakaşaları yılan hikâyesi gibi uzayıp duru- yor. Itfaiyeye hortum alınmadı, Gazi köprüsü yapılmadı. “Hususi eğlençelere gelince: Poker sari bir hastalık halinde. Dedikodu mütezait bir homurtu halinde kulaklarda uğulduyor. “ Beni belki “eski kafalı, ad- dedeceksiniz, fakat ben bu asri eğlencelerden hiç zevk almıyorum. (Bitmedi )

Bu sayıdan diğer sayfalar: