7 Aralık 1937 Tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 12

7 Aralık 1937 tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 12
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

ME LAR Ma i Celâlle Cemile büyük çamın al- tında kitap okuyorlar, yemek yiyor- lar, şarkı söylüyorlar, ssevişiyorlardı. Bunlar, yeni evli karı kocaydılar. Hayat henüz ikisini de darbeleme- mişti, Felek zaten kendilerini müda- faadan âciz ihtiyarlara musallat ol- mâz mı? Pek sevişiyorlardı, Zengin değiller- di, fakat” parasızlıklarının farkına bile varmıyorlardı. . Kimseyle görüş tükleri yoktu. Ve bundan dolayıda hiç müşteki değillerdi. Birbirlerine bol bol kifayet ediyoriüdı. Bazı akşamlar, örkek muharrir mesleğinde, kadın ev İşlerinde, iyice çalıştıktan sonra, mâhud çam ağacı- nın altında, başbaşa, bir şampanya patlatırlardı. O zamam, keyiflerine Ppayan olmazdı. Şampanyaları da kendilerine mah- sustu. OÖyle yüksek Fransız marka- larına .falan paraları oyetişmiyordu. Bir şişe alelâde yerli şarabı güneşe koyuyorlar, iyice tahammür ettir dikten sonra, erkek tıpanın üzerine balmumu döküyor ve balmumunu tellerle sarıyordu. Bazı şişe altı ay böyle kaldıktan sonra tıpa öyle fırliyordu Kİ, âdeta top gibi patlıyordu. Bu manzara karşısında Cemile s6- vinçten bağırıyor ve kocasının boy- nuna sanılıyordu. Sonra, ikisi birden; tıpanın düşü- şünü seyrediyorlardı. Mantarın üç metre kadar fırladığı olurdu. Bazan da dalların üstünde takılır kalır, karı kacayı da bir telâştır alırdı. Ağacı sallayıp yere düşürdükleri zaman, tıpayı büyük bir merasimle yerden kaldırırlardı. Sonra şampanyayı içip köpüklü dudaklarla öpüşürlerdi. Fakat günün birinde garip bir şey oldu. Tıpa, fırladığı zaman katiyen geri düşmedi. Ağacı salladılarsa da ne masanın üstüne avdet etti, ne ye- Te yuvarlandı. Acaba nerelere uç- muştu? Cemile, gülerek: — Yıldızlar onu aldılar! - dedi. Uzun müddet mantarı çalılar ara- sında aradılar, Fakat bir türlü bu- lamadılar. Celâl; — Yatak odamızın penceresi açık- ta. Belki içeri kaçmıştır. Haydi gide- lim, bakalım! - dedi. Fakat odalarına girince ne dere- ceye kadar mantarı aradıkları ma Tüm değil, * , Bir kaç sene sonra, bir sonbahar günü, yaşı daha ilerlemiş olan mu- harrir, büyük çamın altında yalnız oturuyordu. Başı iki avucu içinde, gözleri yaşla dolu, yerinden kımılda- mıyordu. Arasıra vücudünü saran bir irkilme olmasa, insan Adeti onu ölü sanacak! Yukarıda, yatak odasının pencere- si, gene eskisi gibi açıktı. Fakat o güzel eski zamanı hatırlatacak bir şey kalmamıştı. Filhakika, Cemile oradaydı. Tah- tanın üzerinde iskarpinlerinin sesi işitiliyordu. Fakat bu başka bir Ce- mileydi: o Gülmiyen,- şakalaşmıyan, aksi bir kadın! Dolabından elbiselerini çıkarıyor, sandığa yerleştiriyordu. Çünkü er- tesi gün gidecekti. Mesud aileyi yıkan bir fırtına geç- mişti: Boşanacaklardı! ”» Niçin? Her şey ve hiç bir şey için... O em- Salsiz aşk sakatlanmıştı. Felek, za- lim ayaklarile, aralarındaki bütün güzel şeyleri çiğnemiş, ezmişti, Fa- kat mevcudiyetlerinin çölünde acaba hiç bir vaha kalmamış mıydı? Evet, ayrılmak, ümutmak, maziyle bütün rabıtaları kesmek... Fakat... Fakat... Kadın, eşyalarını toplamakla meş- gul... Erkek, dışarda, çamın altında, dalgın, düşünüyor. Siyah bulutlar, bu sırada gök yü- zünü sarmıştı. Ansızın şiddetli bir rüzgâr, kocaman ağacı sarstı ve bir- denbire, masanın üstüne bir şey düş- tü, Erkek irkildi, Bu, bir yuvaydı. Çoktan terk edil. miş bir kuş yuvası, Ve o yuvadan dışarı, koyu renk bir şey yuvarlandı Tıpa Celâl, eğildi. tırladı: Mesud bir aşk devresinde, bu, hud şampanyalarının ağzından fır- lamıştı. Onu bir daha bulam lardı. Demek, mantar bir içine düşmüştü. Kim bilir kaç tane küçücük kuş, onun yanında titriye- rek kanatlanmıştı. Ve ağacı, mantarı, sa yordu. Celâl, içini çekerek «— Halbuki şimdi, şimdi... Mantarı aldı ve ha ma- » dedi, Gözlerinden yaşlar, gene akmağa başladı. Sonra gayri ihtiyari seslendi: — Cemile! Kadın, cevap vermeği, Fakat ayak seslerinin patırdısı da kesildi. Erkek tekrar bakırdı: — Cemile! Cemile!... Aşağı ininiz, Cemile hanım... Gelin, görün... Bu seste o kadar heyecan ve O kadar hüzün vardı ki, kadın, merak ederek indi. — Ne var? - diye sordu. Erkek, bir kelimeyle cevap verdi: — Bak. Yuvadan yuvarlanan tıpayı gös terdi. İkisi, karşılıklı, bir an süküt etti- ler. İkisinin de rengi uçtu. Sanki mazinin hayali, onları elle. rinden tutup birleştirmiş gibiydi. Bütün geçmiş günlerin hatıraları, başlarında döndü. Cemile helecanla: — Ben onu alıp götüreceğim. Celâl: — Ya ben? - Kadın, soğuk bir sesle: — Aman, siz... Fakat tıpayı alırken, eli ıslandı. Kocasının bir göz yaşı, üstüne dam- lamıştı. Erkeğe baktı: — Sen... - dedi. Fazla konuşamadılar. Dudakları birleşmişti. “ Uzun zaman için mi, ebediyet için mi birleşmişlerdi? Bunu asırlardan- beri pek çok şeyler görmüş olan çam ağacından sorunuz, zira insanlar onun kadar tecrübeli değildirler. Bi- lemezler! E. 1245 230 725 947 1200 138 Va, 526 711 JA. 1428 16,40 1819 musikisi, Nine taraf, oğlu Halk Ritorna Vi operet parçaları, 2250: Son haberler ve ertesi günün programı, 28: SON. Ankara — Öğle neşriyatı: 1230 - 1250 Muhtelif 1250 - 1315: neşriyatı, Plâk: Türk musikisi ve halk şarkıları, 13,15 - 1340: Dahili ve harlei haberler. Akşam neşriyatı: 1830 - 19: Muhtelif plâk neşriyatı, 19 - 1930: Türk musikisi va halk şarkıları (Servet Adnan ve arka- daşları), 1930 - 1045: Saat ayarı ve arab- ca neşriyat, 19,445 - 20,15: Türk musikisi ve halk şarkıları (Müzeyyen ve arkadaj- tarı), 20,15 - 2030: Sıhhi konuşma; Ba. Fahire (Çocukta kemik hastalığı), 2130 - 31: Plâkin dans mustkisi, 21 - 2118: Ajans -haberleri, 21,15 - 21,55: Stüdyo sa- lon orkestrası: 1 - Massenet:Manon, 2 - Canille Morena: La Gitanella, 3 - Arnold Hüke; Soljanka, 4 - Ferd Fawer: Spazia- letaten, $ Künunuevvel 937 Çarşamba İstanbul — Öğle neşriyatı: 1230; Plâkla Türk musikisi, 1250: Havadis, 1305: Plâkla Türk musikisi, 14: SON. Akşam neşriyatı: 1830: Plâkla dans musikisi, 19: Bayan İnel tarafından şan: Piyano ve keman refekatile, 1930: Rad- yo fonik komedi: Fatma kadın mahke- mede, 1955: Borsa haberleri, 20: Mustafa ve arkadaşları tarafından Türk musikisi ve halk şarkıları,!2030: Hava raporu, 2033: Ömer Rıza tarafından arabca söy- lev, 2045: Nezihe Ve arkadaşları tarafın- dan Türk musikisi ve halk şarkıları (Sa- at ayarı), 2115: Bedriye Tüzün tarafın- dan şan: Orkestra refakatile, 2145: OR- KESTRA: 1 - Rossini: Diebisehe Elster uvertür, 2 - Tschalkowsky: Pigue Dame fantazi, 3 - Translateur: Bulinachtstravm, 4 - Musigue: Tziganne, 22,16: Ajans ha- berleri, 2230: Plâkia Sololar, opera ve 3250: Son haberler ve Askerlik bahisleri (Baş tarafı Il inci sahifede) Bu yüzden müdafaa için alınan ter- tibat ta artmış, yani yeni masarife yol açmıştır, Evvelce bilmediğimiz tayya- reye karşı müdafaa topları ve bunla- rın teferrüatı ordu teslihatında mü- him bir yer tutmaktadır, Bir de harp gemilerinin zırhlarmı daha kuvevetli, daha kalın, binaenaleyh daha paha- lı yapmak lâzım geliyor. Çünküo zırhları tahrib edecek olan vasıtaların tahrib kudreti de arlmıştır. Nihayet yepyeni bir masrafı daha göze aldırmak lâzımdır ki o da sivil halkı gaz maskelerile teçhiz etmek, sığınaklar inşa eylemek ve hava hü- cumlarına. karşi her cihetten korun» mak için tertibat almak gibi masraf- lardır. Bununla beraber, saydığımız bütün bu masrafları bir araya toplamağa ve bu suretle gelecek harbin kaça ma- lolacağını anlamağa hiç imkân yok- tur. Bütün mütehassıslar bu işin için- den çıkamıyorlar, Hesapların bir kıs- mını birer muamma telâkki ediyorlar. Muamma ile uğraşmak ise beyhude- dir, diyorlar. 'Mütehassısların fikirlerine göre, İs- panyada ve Çinde vukua gelen bom- bardımanların sebep olduğu emlâk tahribatı, asri bir harp halinin mucib olacağı emlâk tahribatı meselesini an- cak kısmen aydınlatabilmiştir. Ma- sarifin hududu o akadar geniş ve tah- ribat imkânları o kadar fazladır ki devletlerin büyük bir kısmı harp ih- timali başgösterdiği zaman, bu nok- taları uzun uzadıya ve ciddi bir su- rette düşünmeğe mecbur oluyorlar. A.C.D. Tarihi Yazan İskender FP, Sertelli KAPTAN PAŞA GELİYOR Deniz Romanı Tefrika No. 78 Rozita çekinmeden anlatıyordu : “Ben, Türklerden öc almak için, seni öldürmek istediml!,, — Evet, dedi, mektubu yazdı: nu anneme gönderiyorum.) dedi, Ba- na verdi. Güya ben de onu Vene- diğe gidecek küçük yelkenliye götü- recektim, O beni nas tediyse, ben de onu aldattım. Mek- tubu alıp size getirdim. — Sana nasıl İ — İlk önce beni yokladı.. para ile avlanabileceğimi kestirdikten sonra, İ bu işi teklif etti — Sen ne dedin? — Bedava yapamıyacağımı söyle- dim, Derhal kulaklarındaki iri elmas taşlı küpeleri çıkarıp bana verdi. — Bunu nasıl İsbat edebilirsin, Mahmud dayı? Mahmud koynundan küpeleri çı kardı: — İşte yanımda duruyor hâlâ, dün kalabalıkta size göstermek İsteme- dim. Fakat şimdi yanımızda kimse yok.. Küpeleri Sinana uzattı: — Rozitanın küpesini elbette İyi tanırsın! Sinan küpeleri görünce: — Tamam, dedi, doğru söylediği- ne şimdi inandım. Rozitanın parası olsaydı, bu küpeleri sana vermez, onun yerine para verirdi. Bu küpe- ler ânnesinin hatırası imiş. Bunu ba- na bir kaç kere söylemişti. Mahmud küpeleri Sinanın önüne bıraktı. Sinan bu vaziyet karşısında Rozi- tadan nefret etmişti. O dakikada sevgilisini ele geçirse, dişlerile parça- hıyacaktı. Sinan şimdi mektuptaki sözler üzerinde duruyordu. — Bana yaptığı fenalıklar yetmi- yormuş gibi, bir de arkadaşlarımı mahvetmek istiyor. Eğer bu mektup Venediğe gitseydi, şüphe yok ki se- nato âzaları derhal buraya bir kaç gemi göndererek, hem onu kurtara- caklar, hem de buradaki yelkenliyi esir alacaklardı. Allah bana ve ar- kadaşlarıtna acıdı. Mahmud susuyordu. Sinan bir ara- lk Rozitanın ambarda ne yaptığı nı anlamak istedi: —ş Bağıriyor mu? Diye sordu, Mahmud dayı güldü: — Bir kaç saat bağırdı, söylendi, ağladı. Fakat şimdi sesi çıkmıyor. — Yemeğini veriyorsunuz, değil mi? — Evet. Dün akşam ve bu sabah ikişer peksimet verdik. — Burada balık ve hurma yemek- ten bıktığını söylerdi. Şimdi kuru peksimet yiyor demek... — Yemeyip xe yapacak, aslanım! Öteki esirlerin . canı yok mu? Hem dayak yiyorlar, hem peksimet. fÜs- telik kürek te çekiyorlar, “ Acaba hâlâ seviyor mu? Korsan Mahmud gemiye döner dönmez arkadaşlarile konuştu. — Çocuklar, dedi, ben Sinanın ya nından geliyorum. Gençlik bu ya. Galiba Sinan reis hâlâ Rozltayı s8- viyor. Onu günün birinde kurtarma- sı ihtimalinden korkuyorum. Denizciler sordular: — Nereden anladın hâlâ onu sev- diğini?... — Çok sordu da. Kuru peksimet verdiğimizi söyledim de âdeta acıdı. — Kendisini zehirlediğine inanmı- yor mu? — İanandı amma, nede olsa gö- nül bu. Kolay kolay vazgeçemiyor galibal... Yelkenci Mehmed ortaya atıldı: — Biz, Sinan relsin merdliğine ve cesaretine güvenerek, onun peşine takılıp donanmadan ayrıldık. Kel lemizi koltuğumuza alarak buralara geldik. Onun gibi genç ve atılgan bir deniz kartalının böyle bir san- sarla sevişmesine tahammül edeme- yiz artık. Gözümüzün önünde yap- tığı son fenalık meydanda. İhâneti- ne hepimiz şahid olduk. Yazdığı mek- Bi aile: ie, email, neyini, be İĞ öle . lim in üni Dün eken günle 5 kaşe ölmeli. | Send lap Gym. Taklitlerinden sakininiz ve her yerde israrla giripin isteyiniz. e onu gebertip denize atmıyoruz? Sİ relsi ölüm döşeğine kadar düşü- bu kaltak aramızda yaşadıkça, Sinanın günün birinde tekrar Onâ vermiyeceğini kim temin edebi- lir? Hele bir bu ihtimali düşünün! iin böyle bir şey olursa, hepimizin tı tehlikeye düşmez mi? Sinan rels şimdi hastadır. Her şeyin ilerisi ni düşünemez. Fakat, biz hasta de- Giliz. Bu kaltağın cezasını vermekte gecikirsek, yarın cezamızı görürüz. Yelkenci Mehmedi dinliyen deniz ciler: - Doğru söylüyorsun! Diye bağrıştılar ve Rozitanın ök dürülmesine karar verdiler. Bu İş9 razı olmıyan bir tek adam vardı: Cerbeli kayıkçı Hasan... Gemicilerden biri: — O, bizden değil. Razı olmazsa, bundan ne çıkar? Onu dinlemeğe mecbur değiliz ya. Diye bağırdı. Kayıkçı Hasan güvertede, Türk de nizcileri arasında dolaşıyordu. — Evet, dedi, doğru. söylüyorsu- nuz, çocuklar! Ben sizden değilim. Cerbeli fakir bir kayıkçıyım. Fakat, inanınız ki, hepinizden çok tecr bem var. Bu kızı elinizde bir rehine olarak tutarsanız, siz kazanırsınız! — Ya Sinan reis onu tekrar 8 verse — Ben, Sinan reisi, kendisini zehir liyen bir kadını tekrar sevecek ks“ dar budala sanmıyorum. O, çok akıllı ve uzağı görü bir gençtir. Ken disine fenalık yapan bir kadını 68 zalandırmasını bizden iyi bilir. Türk denizcileri - Cerbeli Hasanın ısrarı Üzerine - Sinan reisin iyice iyk leşip kalkmasını beklemeğe “karaf verdiler, Sinan iyileşince.. Aradan bir ay geçmişti. Rozita bir aydânberi geminin ambarında kolları bağlı yatıyor V9 güneş yüzü görmüyordu. Sinanın . maiyetindeki / denizcilef hâlâ Rozitanın idam edilmesini isti yorlardı. — Bu kadın, bizim en büyük düp manımızdır, Fırsat bulup ta Venedi- ğe bu mektubu göndermiş olsaydi, hepimiz günün birinde Venediklile rin eline düşecektik. Bizi düşmanın eline düşürmek istiyen böyle bir kör dının ipe çekilmesini görmek istiyo” Tuz. Diyorlardı, Eğer kayıkçı Hasa Sinanı kandırmış olmasaydı, Rozli$ çoktan öteki dünyayı boylamıştı. Kayıkçı Hasan, Rozitanın yaşama" sını neden istiyordu? Neden, Tür denizcileri pek haklı olarak Rozits” ( nın idamını istedikleri halde, Hasa buna mâni oluyordu? Sinan da bu nokta üzerinde du” mağa ve Hasanı sıkıştırmağa başl” miştı. Hasan bir akşam Sinana açıldı: — Bu kadar güzel bir kadını 8* makla elinize ne geçecek? Halbuki 9 yaşarsa, Venediklileri her zaman teh” dit edebilirsiniz! Sinan: — Ben onu bundan sonra gemiğf tutamam, dedi, gemicilerden biri 008 nasıl olsa gebertecek. Hasan düşündüklerini söylemek” ten çekinmedi: — Şeyh Saidin kızını Venedikli” esir aldılar. ona karşılık bizim ©” mizde de bir tanınmış Venediklini9 j kızı bulunmalıdır. Siz onu muhafaza edemezseniz, bize edin. Şeyh Saldin yanına götüreli” Dedi, Sinan bu teklifi reddetmedi: — İşte buna bir diyeceğim m O halde Şeyh Saide bir haber gö” der. Rorzitayı buradan aldırsın, ded Şeyh Sald büyük bir relsi idi. Cerbeden ik buçuk saat gere tepenin yamacında oturuyordu. B* san bir ata bindi. am üzere Cerbeden ayrıldı, i (Arkası v8 Av gamma | sez İssseT8 | İse asey1s İsg İsesa İmara İspers 24 İse KİS İsvzumamana İsssun İsen “em I REZ 5'i hmm e

Bu sayıdan diğer sayfalar: