16 Eylül 1936 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 9

16 Eylül 1936 tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 9
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

OK Son Posta'nın tarihi tefrikası İlyas ona döndü ve kaşlarını çata-| yık Ömerin biricik kızının da bulun - “ tak sordu: — Neden?.. — Ben de Barselonaya gitmek is «bilseydi acaba daha tiyordum. — Sebep?... — Kardinal Merkandoyu dünya gö- .Zile görmezsem gözlerim açık kala - cak. — Onu ne yapacaksın? — Hesaplaşmak istiyorum. yas Reis ona hak veriyordu. Doğ- rusu kendisi onun yerinde olaydı bu » kadar da sabredemezdi. Fakat onların Barselonanın içine de girmeleri nasıl kabil olurdu. Bu aşağı yukarı, bile bile kendisini düşmanın kolları arasina atmak olurdu. İlyas Reis bir kaç dakika düşün - dükten sonra dedi ki: — Umarım ki düşmanı oraya kadar kaçırmayız ve daha önce yakalarız. — Ben de böyle olmasını dilerim. Lâkin işin böyle olması benim kara - rımdan vazgeçmemi icap ettirmez. — Ne demek istiyorsun. Barselona” ya hücum mu edeceğiz? > — Hayır... Bu deliliği, sen istesen de ben yaptırmam, — Öyle ise?... duğunu ve kendisi için çarpan, onu özliyen ve düşünen bir kalb taşıdığını coşkün olmaz mıydı? Acaba kanatlanmak için çır - pınmaz mıydı?.. * —A— KORKULU BİR PLÂN.. Cumartesi günü, akşamın sisleri a- rasında büyük çan kuleleri ve yük - sek kale duvarları, heybetle yükselen kulelerile Barselona göründü. Fakat görünmez olaydı. Kahramanlık, aşk, heyecan ve macera ORSANI SON POSTA Numara : 73 Çünkü yol uzasaydı kırk beş saat - Fr Laster, Sydney .şehrinde bir sigorta ajanıydı. Bir kaç sene evvel paranın ademi istikrarı ve altın fiatlarının yük- selmesi üzerine şehrin tanınmış zengin- lerinden olan bir sarrefın yanına gi - tenberi kovaladıkları düşmanı bir kaç! derek şunu arzetti, saat sonra yakalıyacaklardı. İlyas Reis başkasaranın önünde ve korkuluğa dayanarak ayakta duruyor- du, Ellerile kalın korkulukları sımsıkı ve kıracak gibi tutuyor, dişlerini sıkı - yordu. Forsalar, kürekçiler, hattâ leventler ter içinde kalmışlardı. Hepsi de he - men hemen hiç uyku uyumadan, din- lenmeden kürek çekmişler, bitkin bir hale gelmişlerdi. (Arkası var) Tamara Bek'in dans mektebinde (Baş lara'ı Tnci sayfada) Ve ben, sözümü dinletebilişimi, bu ba- — Görseydiniz bunları siz.. Gecelsit sırrı anlayışıma borçluyumdur. demezler, gündüz demezler, sokak de- — Siz, kızlarınızın bütün sırlarını mezler, yatak demezler, ve her içlerin- bilir misiniz? den geldikçe, boynuma sarılırlar, yü- zümü gözümü şupur şupur öperlerdi. — Tabif! Benden gizli iş gördükleri- ni anladıklarımı, derhal vapura, trene Dudaklarındaki körolası boya da, bir| bindirmiş, ve götürüp elimle, ailelerine netameli şey ki sormayın. Ben, öpücük iade etmişimdir. İboyası yıkamaktan, iş göremez oldum. Üstelik te, sabit boyayı çıkarmak için parmaklarımı bastıra bastıra sürtmek- İten cildim bozuldu. Ve büktım ki, böy- Te devâm ederse, bir senede ön beş yaş birden ihtiyarlıyacağım; derhal bir — Ben yalnız olarak giderim. Al -!tedbir düşündüm. Ve bu büseleri inti- meriyeye gittiğim gibi... Ne dersin? o|zama sokmaya karar verdim. İşte o — Hakkın var... Bu olur işte... karardan sonradır ki, talebelerim beni, — Beni Barselonaya yakın bir yer.| kâhvaltılardan, yemeklerden evvel ve de karaya çıkarır mısın? — Korkarim ki ele geçersin. zor bir işdir. — Olsun... — Çok sürer mi, dersin? — Bilmem... Siz beni bekliyecek değilsiniz ya... Gidersiniz... Ben işimi bitirdikten sonra elbet kolayını bulu- Tüm ve size gelirim. Bu arada Uzun Veli ile arkadaşlarını da belki kurta > rırım, İlyas Reisi bir düşünce almıştı, İspanyol gemisi onun elinden kaç- sa bile, niçin Uzun Veli ile arkadaşları: ni kurtarmaktan vazgeçecekti?. Mansurun cesaret ve azim ile par- İıyan gözlerine baktı. Elini onun o - muzuna koydu, avuçladı ve sert bir tesle şunları söyledi: — Şu tabansızı yakalasok ta yaka: Jamasak ta beraberiz, | r... Senin öcün benim öcüm demektir. Beraber olursak bu işi elbet daha çabuk biti - rirİZ. — Ona şüphe yok...Lâkin... — Hiç itiraz etme, Kararımı ver - İleriye baktı. Pupayelken ve çala kürek kaçan İspanyol gemisine baka- Yak dişlerini sıktı ve hınçla gülümse- Bu, sonra, ve birer defa da yatağa girerken öperler. Hesap ettim: Sabah kahvaltısından evvel yirmi, sabah kahvaltısından son- ra yirmi, eder kırk buse. Kırk da öğ- le yemeğinde, 80. Kırk buse de akşam, eder yüz yirmi. Yatak buselerini, ve avayerdeki kaçamakları da hesaba kat- tniz mıydı, yüz sekseni buluyor. » Bu hesabı yuvarlaklaştırıp iki yüze çıkarmaya da cevaz var: Çünkü talebg- ler arasında, kaçakçılık edenler de var. Ben yekünu bulunca, gayriibtiyari: — Çek! demişim, Sofradaki talebeler, nafakalarının kesilmesi istenmiş fukaralar gibi isyan ettiler; — Az bile,. İçlerinden birisi güldü: — Siz onu gidin de, İtalyadaki ban- kere sorun. Bir yemek başlangıcında, Tamara Bek'in yerine oturmak için tam 1000 İngiliz teklif etmişti. Paristeyken, (okızlarımdan birisi, meteliksiz bir serseriyi sevmişti Oğla- Bı çağırttım. Ve sordum: — Sen de bu kızı seviyor musun? — Seviyorum! — Evlenecek misin? — Evet! — Ne zaman? Serseri, yılışık yılışık güldü, ve: — Bu ayın otuz sekizinde! dedi. Ben de: — O halde sen de kızı bir daha o gün görürsün! dedim, ve kapı dışarı ettim. — Ya burada? , — Burada, zengin bir Rum delikan- lısı, bizim Makaroni'ye vurgun. Anne- ile birlikte gelip, kızı benden istedi. Ber; — Bir defa da kıza soralım! dedim. Kız, görüşüp anlaşmadan evlenemi- yeceğini söyledi. Şimdi delikanlı bura- ya gelip gidiyor. Ve herkesin içinde, bir köşeye çekilip konuşuyorlar. Eğer Makaroni razı olursa, anasına telgraf- la soracağım, ve muvafakatini alınca, gitmeden önce nikâklarını kıydıraca- ğım! 4 Güldüm, ve: — Demek, dedim, «Makama» pilâv zerdesini yiyeceğiz! Tamara Bek: — Demin, dedi, size söylemiştim: Ben Şarklıyım. Hele izdivaç münasebetle- nm Dikkat ediyorum; efrafına (o yirmi(rinde, dansözlerimi görücü usulile ev- genç kızın toplandığı koca sofrada, ta- bak, çatal şıkırtısından başka çıt çık- mıyor. Tamara Bek: — Sebebi gayet basit diyor. Ben, Şarklı gibi düşünen bir kadımın: Sofra- da gevezeliğe aleyhtarım. Kızlarım da benim hiç bir sözümden çıkmazlar, On- İara söz geçirmek için sert davrandığı- lendirmeğe taraftarım. Bunun içindir ki, yalnız bir yere çı- kartmam: Plâja, sinemaya, çarşıya, her, her yere beraber gideriz. Vâkıa diyeceksiniz ki, «Şarkın geri tarafları vari» Olabilir. Fakat Garbın bazı İlerilikleri, Şarkın geriliklerinden tehlikeli, — Garbi Avustralyanın altın ma - denlerini istihraç etmek üzere yapılan akın devrinde yani otuz iki sene önce ben de hükümetin bir mühendisile git- miştim. Orada fevkalâde zengin bir maden keşfetmiştim. Fakat o vakit bu madeni işletmek için lâzımgelen ve - saiti elde edememiştik. Madenin bu - lunduğu yerle sahil arasında yüksek ve sarp dağlar, susuz çöller var.. Ve - salt çok güçlükle işliyebilirdi. Fakat İşimdi öyle mi ya? Otomobil ve tay - yarelerle bütün bu zorlukları yenmek ve madeni elde etmek imkân: mevcut- tur.. Sarraf omuzlarını silkti. Fakat Las- ter bundan müteessir olmadı ve yıl - madı. Eskiden Canbarroda maden arar- ken ona refakat etmiş olan mühendisle beraber araştırmalara ait yaptıkları müsbet raporları buldu, getirdi, Bu - Dun üzerine sarraf evvelki fikrini de « ğiştirerek bir şirket tesis etmeğe ve işe başlamağa karar verdi. Derhal altın a- ramak için lâzım olan âlet ve edevatı mubtevi altı tekerlekli bir kamyon yo- Ja çıktı. Bağajlar arasına ufak bir tay- yare de konmuştu. Kafile, Laster, bir mühendis, bir kaç mekanisyen, bir tayyareci v& bu seya- hati Afrikadaki aslan ve kaplan avın- dan daha enteresan ve eğlenceli bu - Jan, bir lorddan ibaretti. İlk zamanlar her şey iyi gidiyordu. Fakat sonraları yavaş yavaş yolları kazmalarla açmak mecburiyeti hâsıl oldu. Ve bir çok defalar, yuvavlanan ka- yalar arasında kamyonun muattal ve ilerliyemiyecek bir hale gelmesi uzun zaman beklemeyi intaç etti, Bu vazivette nihayet düz bir saha - ya ulaşabilmişlerdi. Orada, artık tay- yareden istifade edilecekti. Hemen kamp doğru ilerlediler, Bir çok saatler geçtiği halde Laster ma- denin bulunduğu yeri bir türlü tesbit edemedi. Neticede nerede bulunduk - larını tayin edemez oldulsr. Şaşıran pilot benzinin bitmek üzere bulundu- ğunu ve dönmekten başka çare kalma- Nakili: Faik Bercmen düzlükler onları şaşırtıyor ve yolu W zatıyordu.. Z Kızgın güneşin altında yürüy orlardı, Nihayet susuzluk başladı. Bir akşam uzaktan, kamyonun yanan, lâmbalarını görünce kampa yaklaştıka larını anladılar. , vi Dağlar arasında bıraktıkları tayya 2 reyi alıp tamir etmek üzere kamptakj arkadaşlarile beraber epey uğraştıktan ve bir hayli yol yürüdüklen sonra taya yareyi buldular. Onu kamyona yükleş terek tekrar yola koyuldular. Fakat fırs tınalı bir gecede esen müthiş rüzgârlaş kamyonun üstünde yerleştirilmiş büs lunan tayyareyi sürükliyerek bu se 4 | fer tamir edilemiyecek bir vaziyet | soktu. er Sydney'e derbal telgrafla haber ve* rildi. Şirket müdürü, madeni keşfe gk den kafilenin erzaksız ve yardımsız bin halde Spring Filds'de bulunduğunu öğ- rendikten sonra ikinci bir tayyare göns dermeğe karar verdi. Ş Tayyâre yola çıktı. Fakat istenilen yere bir türlü gidemedi. Bu hal kar « şısında şirket işi terketti. Ve kafile ta rafından bırakılmış olan Lasteri ara « mak üzere meşhur iz arıyan Bob« Buck'u yola çikardı. Bob, Lasterin izini bulmakta gecike medi. Zavallı örayıcının son gezdiği yerlere yaklaştı. Öyle bir yere geldi Wi şltüst olan toprak, orada amansız big mücadelenin geçmiş bulunduğunu ana latıyordu. : Bob-Buck araştırmalarını arttırınca, sönmüş bir ateşin yanıbaşında, bir taş altına sıkıştırılmış bir kâğıt gördü, Kâğıtta Laster şunları yazıyordu: j «Mâdeni buldum. Fakat bir gürültü den ürken devem sırtındaki yemekle « ğ rimle ve eşyalarımla beraber ka a Ben yakınlardaki bir kabileye barın « dım. Beni kurtaracak olanların gelişine kadar oradayım.3 Bunları okuyunca, Bob Vakit kay « betmeden onu aramağa başladı. Bir kag gün sonra yerli bir kabileye rastladı, Bu kabilenin ba « kurdular, Tay - : İyarenin parçasını | Yarınki nushamızda : kemi ELİM takıldıktan sonra o sşyalarma benzer pilotla | birlikte Karbuz kabuğu şeyler taşıyorlar 4 Laster de bindi. dı. Onlara yakla « Madenin bulun - z çınca © saçlarına duğu istikamete Yazan: /. H. Jmset| Çikan san kordelâların kul lanılmamış filim şeritleri olduğunu amm ladı. Yerlileri isticvap edince şunları öğrendi: «Beş on gün evvel onların yanma beyaz bir adam gelmiş; ve “demirden büyük bir kuşum gelip kendisini ala « dığını söylediği sırada Laster bir se -İcağım söylemiş. Fakat kuşun gelme « vinç sayhası kopararak: — Ha.. İşle, şu mahrut şeklindeki ka- ya olacak.. dedi. Pilot gösterilen istikamete doğru ilerledi. Fakat oraya yaklaşınca daha bir çok mahrut şeklinde kayalar gör- düler. Artık bu vaziyet karşısında ara- Bu itibarla, bazı cihetlerde Şarklı- Jmaktan vaz geçmek icap ediyordu. di: — sanırsamz yanılırsınız. Bence, bir|lar Garpllara, bazı cibetlerde de, Garp- — Karaya çıksan ve dağları aşsan | genç kıza güler yüzle ve yumuşak ses-İlilar Şarklılara benzetelidirler, gene senin ardındayım!., le en ağır sözü söyleyin: Hoş görür. Diye mırıldandı. Fakat çatık kaşla, ve sert sesle ya- Mansur onun elini tuttu: pılan en ince komplimana bile kızar. m Senin gelmene lüzum yek.. Hem ş Si lama Ge A Mer - u değil... Gemiyi bırakmak doğru San kâr 5 - olmaz... Ben yalnız da giderim ve her at Safiyenin evinde bir saat iki işi beceririm. (Baştarafı 7 inci sayfada) mi? Benim asıl dinleyicilerim, okudu- — Gemide benim yerimi tutacak a-| ruhuna ve zevkine varmadan okuya-|ğum bahçenin beyaz örtülü ma - İdam mı yok? İşte Koca Ali, işte Dur-| mam. Şarkılarım için de notaya bak -|salarında oturanlar değildir. “Be - muş... İşte Kırlı Hasan... Karar ve -|mak lüzumunu hissetmem. Lâf ara -İnim © asıl sevgiklerim ls ğ rildi, Bu, değişmez artık... mızda ekleme, yarım yamalak işleri'arka © tarafına en eya Mansuru dinlemeden güverteye doğ beceremem vesselâm. Fakat İzmirde) rafı tel örgüyle Gvriimiğ sn iş si |İ du yürüdü. es canla başla çalışı -| çaresiz öyle oldu. Dedim ya, arkadaş- gelirler, taşların üzerinde otururlar ya |) Yordu. Üç dört basamak merdiveni in-lar da kendilerine pek güvenemiyor-| | Ben sahne AL 2 di. O da leventlerin ve forsaların ara-İlardı. Şarkıya başlar başlamaz karga” dizilirler b Sıra sıra girdi. cık, burgacık, notalar, kalbim, şakakla- Ya — Yorgun bir forsayı değiştirtti Bir a -İrim hep beraber zonklamıya başladı «| “© ie abla. talk yaşlıca bir forsanın yanına otur-|lar. Güzelim şarkıyı, bestekâr kar -| “© ur ol Safiye abla, du ve kendisi de kütek çekmiye baş -İşımda otururken harap ettim. Hem de) — Aman Yanık Ömeri söyle. Bi - . Ayni zamanda o zaman pek meş-j öylesine ki, muhakkak, ne İzmirliler, |raz da fazla bağır. Derler. Ben hur olan bir şarkıyı mırıldanıyordu: o İne de hattâ bizzat yazıp besteliyen Deniz üstünde yürürüz. Bay Şükrü şarkısını o tanıyamamıştır. Düşmanı arar buluruz. İlk kupleden sonra kendimi toparla - |dışarıya bakarak omuzlarını oynattı. Öcümüz komaz aluruz, dım amma, iş işten geçmişti. Bu hâ «| — Havalar bozdu yazık, dedi. Dün Bize Hayreddinli derler... tirayı ne zaman ansam o gecenin fe-(aktam baktım. Şimdi İeventler de hep bir ağızdan |lâketini yaşıyor gibi olurum. Sonra devam ettim: ç bunu söylüyorlardı. Başkasara dibin-| — Dinleyicilerinizden memnun mu- Â “eki bir levent, sazını almış, çahyordu. |sunuz? menin yolu budur! Naci Sadullah © İlyas Reis ilerideki gemide Palabı ek — Çek... Size bir şey söyliyeyim da hiç bir mesafe olmasın, Ben onla- şimdi çok daha mes'ut zamanlarım oki Tayyare dönmeğe uğraşırken yotör hurlamağa başladı. Pilot içilebilecek su- Bence, içtimaf müvazeneyi temin et-|Yu bulunan yakın bir yere inmeğe ka- rar verdi, Fakat toprağa varır varmaz yişi onları sabırsızlandırmış. Zaten kendi adamlarını besliyecek erzaklari bile olmadığı için bir yabancıya yemek verememişler; neticede adam açlıktan ölmüş..» zı kadınları altın Kabile reisi Bobu bir ağacın yanıma götürerek orada bulunan, zavallı Laş« terin cesedini gösterdi. # İşte altm madeni kâşifinin #kıbeti böyle almuş.. Fakat bu madenin hikâ- yesi Avustralya muhitinde çalkalan « imaktan. geri kalmamıştır. Bir çokları motörde bir ârıza oldu Ve pervane kı -!bu vak'adan sonra ayni madeni aramas rıldı. Böylece her ikisi uzakta bulunan ka- fileye iltihak etmek üzere yayan git - mek mecburiyetinde kaldılar. Kalan yol yemeklerile matralarmı bellerine ğa çıktıkları halde hiç biri geri dön « memiştir. Avustralyanın zavallı bhayalperesi ihtiyarı!. Zavallı altın arayıcıları!. Keşf ve istihraç âletlerimize o kadar güvene bağlıyarak, yola koyuldular. Önlerin - | meyiniz!. de, arkalarında ve her tarafta bulu - Lasterin altın madenini aramak za « nan ayni şekildeki bitmez, tükenmez!ımanı henüz daha gelmemiştir. m m m m m ma rın masaları arasında gezip her birine jdu. Haftada iki gece Radyoda meçhul ayrı ayrı şarkılar söyliyeyim. Bana)|dinleyicilerimle karşı karşıya, çok seve öyle geliyor ki, o zaman daha çok #e-|diğim halk havalarını okuyorum. vişeceğiz biribirimizle. Bir an durdu: Bilseniz halk havalarını ne kadağ severim. İçlerinde öyleleri var ki... — Fakat iki şartım var, dedi, . bir Şeye benziyor... Şeye. defa dinleyicilerim, içkilerinin müte - nevvi, yağlı, ağdalı mezelerinden vaz- |dim. z aşağı geçmeliler, İçkiyi sade meyva ile, ku- mm aye onlara okurum. | zu yemişlerle içmiye alışmalılar. : san'atkârı pencereden de asıl san'atkân, ve asıl san'ati sah- tesinden ayırt etmeliler. Öyle nazik öyle merhametli, öyle sevimli bir hal- Azalmışlar benimkiler. kımız var ki... Ben daha bizim halkin ıslık çaldığını görmedim. Fakat bu ga- — Bizim sahne şekli çok kötü, Öy- yet centilmen hareket asıl san'ati bi- le istiyorum ki, dinleyicilerimle aram-|yaz gölgede bırakmıyor mu? Amma içli. Alkışlamamak elde değil, — Süleymaniye camiine mi? De - ve i — Evet Süleymaniye camiine. Onun Bir | kadar derin, güzel, büyük.. Türkün bu isimsiz san'atkârlarının o şaheserlerine tapıyorum âdeta, Ah bir de herkesin birer olsa, Safiyenin fikirleri ve temennileri de şarkıları kadar iyi, şarkıları kadar radyosu Ma,

Bu sayıdan diğer sayfalar: