27 Ağustos 1937 Tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 9

27 Ağustos 1937 tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 9
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

toğ- eğiş- HER AEŞAM BİR HİKÂYE Sabahat, şezlongunda uzanmış, tembel tembel bir yandan bir yana Üönüyondu. Saat biri vurdu. Pancur- lerdan içeriye şiddetli bir öğle güneşi zmaktaydı. Doğrusu, insan kımılda- mak istemiyordu. «— Akşama kadar daha vakit var... » diye düşündü. - Boyanmama da, gi- Yinmeme de, sofranın hazırlığına bak- Mama da üç dört saat ferah ferah el- verir... Şurada azıcık daha dinlene- yim... Akşama daha zinde olurum...» Başucunda bir etajer vardı. Üzerin- de, çok sevdiği ve daima birer parça- Sını okuduğu kitaplar dururdu. Elini attı. Gelişi güzel bir tanesini aldı: «Samson...» Meşhur şaheser... Ortalarına doğru bir yerini açtı. Zahir en fazla okuduğu kısım bu ola- caktı ki, cild, o yanından açılmağa alışmıştı. Göz gezdirmeğe başladı: « Samson, gümüş aynada kendine baktı ve gülümsedi. Artık mukadder gün gelmişti. İşte, saçları uzamıştı. Bayri! Onun kuvveti uzun saçların” daydi. O, saçlarından aldığı kuvvet- de, bütün düşmanlarını mağlüp et- Mmişti, Karşısında hiç kimse durama- Muştı Fakat günün birinde Dalila i simli sevgilisinin ihanetine uğrüât Samson uyuduğu sırada, o kadın kah- samanın saçlarını kesmiş, düşmanları da onu esir etmişlerdi. Sömson, o gün- den beri esaret hayatı yaşıyordu. Ar- tık ehemmiyetsiz bir şahsiyet olmuş, bir tarafta unutulmuştu. Fakat işte kimse farkına varmadan saçları tekrar uzamış bulunuyordu. Şimdi o, kollarında ve bütün adalele- rinde eski kuvvetini hissetmekteydi. Her kimin karşısına çıksa mahvede- bilirdi. Lâkin bir düşman, beş düş- man, on düşman kâfi deği... Yüzlerce düşmanı, ona esaret hayatı yaşal- mak istiyen bu miletin bütün reisleri- ni bir anda öldürmek istiyordu. Bek ki kendide birlikte mahvolacak... Za- rar yok... Fakat mahvedecekti... Başını saran, saçlarını gizliyerek Mmabede girdi. Herkes ibadetle meşyul- Gü. İki yüksek sütunun arasında dur- du. Başmı açtı. Saçlarını omuzları Üzerine döktü. Ve bir harb nağrası attı. — Beni esir etmiştiniz. Şimdi he- inizi mahvedeceğim! » diye haykır- dı. Nağrası da, bakışları da, manzara 4 da, başına dişlerini saplamış kara Yılanlare benziyen lüle lüle efsanevi Saçları da korkunçtu. Mabedin içinde bir kârgaşalık ol- &u. Her kes kaçıyordu. Fakat hiç ikm- se kapıya ulaşmak fırsatını bulama- &. — Siz de, ben de. Hep beraber! - diyerek Samson, mermer sütunlara dayandı. Mabet yıkıldı. Düşmanları da, ken- disi de, ağır taşlar altında ezildi, Sabahat bu eski hikâyeyi ilkönce çocukluğunda Kısası enbiyada oku- muş, fevkalâde heyecan duymuştu. Bonra, muhtelif romanlarda, yeni Samsonlara raslamış, onların mace- Talarını sinemalarda da seyretmiş, hayallere kapılmıştı. Gene de düşün- ceye daldı: , «— Düşmanlarile beraber kendini de ezmek kabiliyetinde olan bir kah- Taman... Böyle bir ruh, ancak erkek- lerde bulunabilir... - diye tefelsüf et- ti. - Biz kadınlar, âcizizin Sonra, gene şezlongunda bir ta- raftan öte yana döndü. Galiba azıcık dalmak üzereydi. Üzerine kâbus bastı. Uyumak ile uyanıklık bali arasında kalarak âdeta rüya gördü: Yıkılan taştan binalar... Kendisi, altında ka- yor... Birdenbire sıçrıyarak uyandı. Hiz- metçisi, karşısında duruyordu: — Uyumuşsunuz, hanımcığım! - de- di. - Kapıyı vurdum, işitmediniz... Fa- kat geç kalacaksınız... Artık saçlarını- m yapmağa başlasanız, giyinseniz.. Fakat daha önce mutfağa kadar ine- Tek yemeklere bir göz atın... Sabahat, yemeklerden evvel saate göz attı, — Beş olmuş. Aman Yarabbi... ne kadar vakit geçirmişim... Yalnız saç- larımı boyamanı iki saat sürer... Ne taman yüz masajı, ne zaman rimel Yapacağım? Ne zaman giyineceğim, eyvah... Kuzum yemeklerle sen meş- gul ol bari... Beni misafirlerime karşı rezil etmeyin... Odanın içinde şaşkın şaşkın dolaşı- yordu. Birdenbire, hizmetçisinin elin- de mavi bir zarf görerek heyecana ka- pıldı. Zira bu zarfları tanırdı: Mitha- fan zarflarıydı. Heyecanla: — Ne zaman geldi? Nedir? Ne ol- muş? Kim getirdi? - diye sordu. — Ah, hanımefendiciğim unuttum. Zarfı hızla hizmetçinin elinden çek- ti aldı. «— Yemeklerden bahsediyor da bak neyi unutmuş!u diye hiddetlendi. Ve içinde fena bir his, bir teşe'üm yardı. Belki de deminki kâbusun hâ- 1â tesiri altındaydı. — Peki... Ben geliyorum... Sen git... - diye hizmetçiyi saydı. Titreyen parmaklarile zarfı açtı. Şu satırları okudu: Sabahat, Ben gelemiyeceğim, kusura bakma, Vallahi pek mahcubum, Amma sen de israr etme artık. Çok işim var. Proje hazırlıyorum. Yakında da seyahate çıkacağım. zi MİTHAT Midere yüzüstü kapandı. Ağlamağa başladı. Demek gene gelmiyor... Hal- bu ki, bütün hazırlığı onaydı.. Bu gece, bu daveti onun şerefine yapmış- tı... İşte bu kupkuru mektupla atlatı- yor.. Hattâ «Sabahat» den sonra scığımı bile yok... Bir tatlı sıfat, bir gönül alıcı söz bile kullanmamış...“ Demek bitti... demek... “Asabiyetle kalktı. Köşede büyük bir sedef kakma çekmece vardı. Onun ka- pağını bir hamlede açtı. İçinden bir sürü eski resim ve mektuplar döküldü. Bunlar, bütün hayatınm hatıralaydı. Genç kızlığına, bundan otuz sene €v- vele alt ve arkadaşlarile birlikte çıka- İstanbul — rılmış fotografilerden tutunuz da, o 'mavi Zzarflara, en son aşk macerasına kadar... Mektupları birer birer açıyor- du. Baş tarafiarındaki hitabları oku- yordu: «Bir tanecik Sabahalcığım», «Canımın içi Sabahatim benim!» Sabahat, ne yaptığını bilmeden, hiz- hı hızlı giyindi, Sırtına hafif bir man- to aldı. Başına bir örtü örttü. Ayakla” | iatanmul” “Öğle me rına alçak topuklu bir ayakkabı giy- di. Sokağa fırladı. Arkasından, hiz- metçi, kapıcı, bakakaldılar. Sabahat AKŞAM larını Samsonvari dayadı Şık kadın misafirler, ortalarında Mithatla içeri girdiler. Resimler, salo- nun kübikliğile öyle bir tezad teşkil ediyordu ki, bu, nazardan kaçamazdı. Kaçmadı da nitekim... Mithat,, hayret- le haykırarak — Bu rüküşler de kim?.- diye sor- du. Melek, vaziyeti kavradı: — Ne küstahlık?... Kim Koydu bun- ları buraya?- dedi. Sabahet; — Ben... diye haileengiz sesile cevap verdi, Fakat bu gece maskeli balo mu var Haber vermemiştin. Nedir bu kili ğın?. Sababet çıldırmış miydı? Bu kadar haşin ve kaba sözler nasıl söylenebi- dirdi: — Maskesiz...- dedi. - Ben arlık mas- kemi çıkardım... Hayatın ortasında ol- duğum gibi görüneceğim artık... Be- yaz saçlarımla, rimelsiz kirpiklerimle, ” masajsız ve makyajsız derimle.. İşte böyle... O akşam pek tatsız geçti. Hâdiseyi zahiren şakaya almak isteyen misafir- ler çabucak dağıldılar, Fakat işin ga- ribi şu ki, Sabahet plânında muvaffak olamadı. Bu defa, yalnız «Ne deli ka- dındır!» diye onun ismini çıkarmağa sebebiyet verdi. Yoksa, Mithat, yaşları ilerlemiş olduğu isbat edildi diye mak- yajlı, boyalı sevgililerinden soğumadı. Galiba, Samsonluk hakikaten er- keklere hâs... Kadınlara göre değil... | Bir dayanışta kendisile birlikte bütün | düşmanlarını da ezmek, her babayiği- | tin kârı değildir!. Veli Nurl Radyo 71 Ağustos 937 Cuma Öğle neşriyatı: 1230: Plâk- ia Türk musikisi, 1250: Havadis, 1305 Muhtelif plâk neşriyatı, 14: SON. Anşam. neşriyatı: 1830: Plâkin dans musikisi, 19: Radyo fonik korsadi: DİKEN, 20: Fasıl saz heyeti, 2030: Ömer Rıza ta- rafından arabca söylev, 2045: Fasıl saz heyeti, (Saat ayan), 2115; ORKESTRA, 27215: Ajans ve borsa baberleri ve ertesi günün programı, 2230: Pifkia sololar, ope- Fa ve operet parçaları, 23: SON. cumartesi neşriyatı: 1230: Plâk- la Türk musikisi, 1250: Havadis, 1308: Muhtelif plâk neşriyatı, 14: SON. Akşam neşriyatı: Sant 1830 Piâkia dans musikisi, 1930 Konferans: Doktor İbrahim hanımefendi! Şıklığa itinasile şöhret | Zati tarafından (Mücrim ve serseri ç0- almış olan bu kadın!.. Sokağa çıkma- dan önce aynanın önünde saatlerce | hak cuklar ve wliahaneler). 20 Cemal Kâmil ve tarafından “Türk musikisi ve şarkıları, 2030 Ömer Riya tarafından duran Sabahat hanım, Rus matoşka- | arabca söyler, 2045 Belma ve arkadaşları ları gibi, başında bir örtüyle, boyasız | tarafından Türk musikisi ve halk şarkıları. (Saat ayrı), 2115 Orkestra, 22.15 Ajans ve moyasız gitsin böyle... Kabil miydi bu?.İ borsa haberleri ve ertesi günün proğramı, 2030 Plâkla sololar, opera ve operet par- Bir saat sonra, eve dönmüştü. Te. | çaları 28 SON. lefonun başında, en cazip, en ikna edi- ci sesile diyordu ki: — Mithat... Şimdi evinden geliyor.. hizmetçin Ayşe beni ne kadar sever, biliyorsun... Onu konuşturmağa mu- vaffak oldum... Her şeyi, her şeyi öğ- rendim: Bütün arkadaşlarım: Fasiha, Melek, Feriha, hepsi, hepsi... Sana ge- liyor, gidiyorlarmış... Sen, bana inhi- sar etmiyeceksin artık... Bunu anlıyo- rum ve emri vakii kabul ediyorum... Hattâ, doğrusunu söyliyeyim: Bun- dan sonra seninle arkadaş kalmak 1s- tiyorum... Bu kadar mazimiz var. Gelirsin, değil mi?.. Bu akşamki da- veti tatsız bir hale sokma... Hiç değil- se sade bu seferlik gel... Olur mu?. Hah, aferin! Aferin benim Mithatcı- fım! Sen centilmensin! Bekliyorum... Hemen gel... Saçlarına bir yemeni bağladı. An- cak ön ve boyasiz kısmı görünüyordu. Yüzü boyasizdı. Aynaya baktı. Bir kahkaha attı, Sonra, sedef çekmesi- nin etrafına dökülen eski resimleri kucakladı. Salona koştu. Duvardaki ve piyanonun üzerindeki bütün yeni fotoğrafileri çerçevelerinden çıkara- rak, kendinin, Fahriyenin, Meleğin, Ferihanın ve ötekilerin bir çeyrek asır Evvele aid fistolü, koforotlu, acaip, gü- Yünç ve tarihi resimlerini sağa sola ser- piştirdi. En son resmi de yerine koy- duğu vakit, otomobillerin kapı önün- de birer birer durduğunu ve bahçede YENİ NEŞRİYAT La Nouvelle turguie Economigue | Yugoslav ataşe komersiyali Dr. Dre- goslav Mihailoviteh bu isimle ve yeni Türkiyenin iktisadi vaziyetini çok va- kıfane bir şekilde izah eden bir kitap neşretmiştir. Her bakımdan ciddi bir tedkik mahsulü olan bu kitapta genç Türkiyenin teşekkülü, coğrafi vaziye- ti, nüfusu, muhtelif sahalarda geçir. diği inkılâp hareketleri vazıh bir şe- kilde anlatıldıktan sonra oTürki- yenin zirai kalkınması, kooperatif ha- reketleri, para meseleleri, bankacılık, Türkiyenin mali siyaseti, harici tica- retinin dayandığı esaslar, sanayi hare- ketleri ve daha birçok iktisadi mey- zular İstatistiklerle izah edilmekte. dir. Kitaba genç Türkiyenin yaratıcı- 51 Atatürkün hayatı ve eseri serlevha- li bir yazı ile başlanmış, İktisad Ve. kili B. Celâl Bayar da bir mukâdde- me yapmıştır. İlk defa Yugoslav dilile intişar eden bu kıymetli eserin fransızca nüshası da memleketimize aid çok güzel resim- lerle süslenmiştir. Tavsiye ederiz, Gaip aranıyor 24 ağustos 991 akşamından bugüne kadar hernereye, gittiği anlaşılamayan kuru ye- mişçi Mehmed Uysal kaybolmuştur. Her kim nerede olduğunu biliyorsa insaniyet namına aşağıdaki adrese bildirsin. İstanbul Kuruyemişeilerde Değirmen sokağında 1 numarada Büseyin IKXKUBİLÂY HAN Yazan: İskender F. Sertelli No. 154 Amiralın kızı, Kubllâya anlatıyordu : “Japonlar burada bir avuç suda boğulacak kadar azdır. Fakat, güvendikleri bir kuvvet var... — Acele etme, Bayan! Belki işleri- ne gitmişlerdir. Japonlar çalışkan insanlardır. İş saatlerinde evlerinde oturmazlar, diyordu. Hakan öâlayı amiral Şütsonun evi- ne yaklaşmıştı. Şütso, Kantonun en güzel evle- rinden birinde oluruyordu. Evin önündeki bahçede genç bir kız dola- şıyordu. Kızın yanında Çinli harem- ağaları vardı. Bayan bahadır, bahçede dolaşan genç kızı uzaklan görünce tarıdı, Kubilâyın gözü de bu kıza iakıl- mışta. Alay bahçenin önünde durdu. Bayan bahadır: — İşte, amiral Şütsonun evi, . Diyor ve gülüyordu. 'Yeriilerin «Kanton incisi» adını verdikleri bu kız, Çinde eşine ender tesadüf edilen güzellerdendi. Kubilâyın başveziri Semga bahadır, Hakana bu kızdan bahsederken, bo- şuna: (Çinin en güzel, en sevimli çi- çeği) dememişti. O zaman, Hakan, hassa kumandanı Terlana bu kızı ver- mek istemişse de, babası Kantondan ayrılamadığı için geri kalmıştı. Zaten ondan sonra da - aradan çok geçmeden - Terlan zindana atılmıştı. Şütsonun kızına o sabah Kubilâ- yın büyük bir ordu ile Kantana gel diğini haber vermişlerdi. Şütsonun karısı o günlerde öldüğü için, (Kanton incisi) evde babasile beraber oturuyordu. Şütso (Yay) ada- larına gidine genç kız bu zarif köşkte büsbütün yalnız kalmıştı. 'Kubilâyın tahtırevanı kapıda du- runca, harem ağaları ve cariyeler bahçeden kapıya koşuştular. Kubilây «Kanton incisi» ile l başbaşa.. Kubilây amirelın köşkünün bahçe- öldüğü gündenberi köşkte yalnız otu- rTüyor, hiç kimse ile görüşmüyordu. Bayan . Bahadirle genera Liyo Hakanın yanımda ayakta duruyor- lardı. Kubilây (Ti-Vong) ile konuşmağa başladı: — Baban yakında dönecek mi? — Asileri püskürtmeden dönmiye- ceğini söyledi. — Asileri püskürtebileceğini umu- yor miydi? — Onları ezmenin kolay olduğunu söylüyordu. Fakat bir endişesi vardı. — Nedir 0? — Amiral Hun-Kanı kurtarıp kur- taramıyacağını bilmiyordu. —, Kantondaki Japonlar hakkında baban ne düşünüyordu? Babam, buradaki Japonların el altından asileri kışkırttıklarna ka- nidir. — O halde neden onları şehirden sürmemiş? — Suçlu olarak kimseyi yakalaya- mıyordu. Bundan ötürü onlara bir şey yapamadı. Kubilây gözünün ücile genç kızın yüzüne baktı. (Ti-Vong) melekler kadar masum ve, riyasız bir kızdı, Hakanla konuşur- ken heyecanından ayakta duramıyor- du. Parmaklarının ucile arkasındaki ağaçlardan birine tutunarak güçlük- le ayakta durabiliyordu. Kubilây, amiralın kızını yanmş oturttu: — Ben geçen yıl babanı Pekine ça- gırmıştım. Niçin gelmediğini biliyor musun? — Evet, Hakanım! Biliyorum. Asi- ler o zamandanberi baş kaldırmıslar, ortalığı karışlırmağa başlamışlardı. Eğer babam burasını yüz üstü bita- kıp Pekine gitseydi, dönüşte Kantona giremezdi. — tonlular da isyana hazırla nıyorlardı demek? — Hayır, Kanton ahalisi «Hakan buyuruğu» altında yaşamağa and iç- mişlerdir. Fakat (Yay) adası asileri- nin donanmaları kuvvetlidir. Derhal buraya bir baskın yapıp, herşeyden önce Kanton kalesini ele geçirmek is- tiyeceklerdi. — Kale muhafızları şehri düşmana karşı müdafaa etmeğe muktedir de- giler miydi? — Kuvvetli bir donanma karşısın- da kalenin müdafaası hükümsüz ka- Jacsktı. Babam bunu düşünerek şehri düşman istilâsından korumak istedi. (Ti-Vong) babasını müdafan edi- yordu. Acaba genç kızın söyledikleri hakikat miydi? Amiral Şütso Hakana ve memleke- tine bu derece bağlılık ve sadakat gösteriyorsa, ondan hiç bir zaman şüphe eğilemez ve hakkında söylenen sözlere inanmak doğru olamazdı. Kubilâyın beynini tırmalayan bu endişeler, saatler geçtikçe büyüyor, derinleşiyordu. Büyük Moğol imparatoru Kantona gelince, Moğol donanmasını Umanda bulacağını ummuştu. Amiral Şütso- nun donanmayı alıp gitmesi Kubi- lâyda ufak bir şüphe uyandırmıştı. Gerçek, amiral Şütso (Yay) ada» larında düşmanla çarpışmağa ve düş- mana esir düşen general (Hun-Kan) 1 kurtarmağa mı gitmişti? (Ti-Vong) Hakanla konuşurken korku ve heyecandan titriyordu. Acaba Kubilây Kantona niçin gel- di? Genç kızın da zihnini bu istifham kurcalıyordu. İçine düşen şüpheler, onu, dakikalar geçtikçe üzüyor, sar- sıyor, bitiriyordu. Ve nihayet dayanamadı. Sordu: — buraya niçin geldiniz, Hakanım? : Kubilây birdenbire kaşlarını kaldı- e genç kızın gözlerinin içine — Baban benden yardım istemişti, ben de, ordu ile buraya geldim, Ba- ban bana, Kantonun ateşler içinde yandığını bildiriyordu. — Kanton, olsa olsa, içinden yan- mış olabilir, Hakanım! Halk burada kuzu gibi sakin ve mutidir. (Cengiz yasası) na boyun eğmiyen bir feni yoktur. İçinden yanan ateşe gelince, bu ateş ancak Japon mahallesinde sezilebilir. Yerliler arasında bir ki lem göremedik şimdiye kadar, — Japonlar burada bir avuç suda boğulacak kadar azdır. Bunlar neye güveniyorar böyle? — Mikadoya.. — Mikadoya mı? Fakat o buraya çok uzak değil mi? — Hayır. Mikado buradaki Japon- larla her dakika başbaşadır. Dalma onlarla birliktedir, Hakanım! Kübilây bu sözden bir şey anlaya- madı. — Mikado gizlice buraya mı geldi yoksa?... Diye sordu. (Ti-Vong) gülümsedi: şöyle bir haber göndermiş: «Ben, yer yüzünün en büyük imparatoruyum, Çok yakında Kantonu size vere ceğim ve içinizden birini Kanton va- Yisi yapacağım!»

Bu sayıdan diğer sayfalar: