25 Temmuz 1939 Tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 12

25 Temmuz 1939 tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 12
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

Sahife 12 çiyordum. İşim gücüm yoktu, Bir ara- ık hareket etmek üzere olan bir va- pur gözüme ilişti. Sıcakta Köprünün katranlarının yumuşadığı bu haziran gününde şöyle vapurla Boğazın tâ nihayetine kadar püfür püfür gidip gelmek hiç te fena bir şey değildi. He- men bir bilet aldım. Vâpura girdim. Bir köşeye oturdum. Üst güverte ka- dınl, erkekli büyük bir kalabalıkla do. Tu idi. İstanbul halkı bu sicak günde biraz serinlemek için Boğhza, plâjla- Ta koşuyordu. Vapur kalkınca serin bir rüzgâr güvertenin tentelerini ha- fif hafif hoplatmağa başladı. Oh.. Dünya varmış... Bundan sonra gezinlinin biraz da- ha eğlenceli geçmesi için etrafıma şöy- le bir göz gezdirdim. Yanımda gayet şişman bir kadınla, orta yaşlı, fakat şık giyinmiş bir erkek oturuyordu. Başında soba borusunu andıran up- “uzun bir şapka vardı. Bu şapkanın te- pesinde kanadlarını açmış, tüyden küçük bir kuş vardı. Üstelik şişman kadın pek ziyade boyanmış, dudağı. nın bir tarafına da yapma bir ben kon. durmuştu. Elbisesinin yakası, kol ka- pakları başka başka renklerde idi. Ayaklarında çorap yoklu. İskarpinle- Tİ dilim dilimdi. Şişman kadının giyi- nişinde, boyarışında, her halinde bir acaiplik göze çarpıyordu. Bir aralık kadırı yanındaki köcasi- na döndü: — Aman, dedi, şu karşıdaki kadına 'bak Allah aşkına... Ben de yerimde doğruldum. Şişman kadının gösterdiği tarafa dikkatle bak- tum. Üç sıra ötemizde ve'tam karşı- mizda zayıf, uzun boylu bir kadın otu- Tuyordu. Onun da kıyafeti şişman ka- dınınki kadar aenipti. Bağındaki sip- sivri şapka bir külâhı andırıyordu. Bu külâhın bir yanında bir tâkım şekiller göze çarpıyordu. Üstündeki entarinin biçimi de pek tuhaftı. Zayıf kadm da benimle beraber ayni sırada oturan Şişman kadın gibi pek ziyade boyan- muştı. Bunun da ayaklannda çoraj | yoktu, > Şişman kadın bir müddet onu süz- dükte nsonra yanındaki kocasına; — Rica ederim şunun şapkasına bak... dedi, ne kadar ücaip değil mi? Böyle Şeytan külâhı gibi şapka kiyilir | mi?... Artık garip Biyinedöğim diye kadıncağız ne yapacağını şaşırmış... Erkek karisına kısa bir cevap verdi: — Doğru karıcığım!..; dedi. Lâkin son derecede geveze olan kadın bu se- fer de gene gözleri karşıda: — Aman ne sıska kadın!... dedi, çi- rTozdan farkı yok. Oturduğu yerden © bile boyunun kazık gibi olduğu anla- şılıyor... Ne de çirkin şey değil mi? Halbuki kolundaki bileziklere, parma. Bındaki yüzüklere bak... Allah böyle. lerine talih vermiş. O kupkuru çirkin kadının parmağına bu canim yüzük. ler, bilezikler yakışıyor mu? Halbuki şişman kadının parmakla. rında, bileklerinde de bir sürü yüzük. ler, bilezikler vardı. Yanımda oturan erkek. karısının bu sözlerini işitmemiş gibi davrandı. Kadın devam etti: — Ya sen Şu zayıf kadının boyan- masına ne dersin? İnsan böyle şebek- ler gibi boyanır mı? Biraz boya kadı. Da yakışır amma, bu derecesi maska» Bunları söyledikten sonra şişman kadın sanki pek tuhaf bir şey görmüş Bibi, küçük bir kahkaha kopardı: m ET Zİ e wee: KUTU Ze Sicak bir öğle üstü idi. Köprüden ge-| Yemek salonlarına, yatak ve ban- yo odalarına, mutfaklara, aptosa- nelere, kahvelere, gazinolars, kantalara, eşya depolarına asmakla Sinek, Sivri sinek, Güveler ve diğer haşaratı uzaklaştır- mak kabil olur. Temas suretile mücadele ve imhası lâzım gelen GÜVELERİN SÜRFE- LERİ, KARINCALARI ve HAMAM BÖCEKLERİNİN İMHASI kürklere, elbiselere, çamaşırlara, halılara, dolap çekmelerine ve KRİSTALİZE ASEPTAYI giymemiş... O siska bacaklarını gös- termek için mi acaba?... Eh... Vallâhi şaştım kaldım doğrusu... İnsan biraz haddini bilmeli canım... Böyle kürdan gibi incecik bacakları da güzel san- mak, kendini bilmemektir, değil mi? Halbuki bunları söyliyen şişman ka» dının da çorapları yoktu. Kendisin- den bu suretle bahsedilen zayıf kadı. na baktım. Vakıa acaip bir şekilde gi- yinmiş, fazla boyanmıştı da amma sevimli bir hali vardı. Yanımda oturan şişman kadın ni- hâyet: — Şu erkeklere de şaşıyorum doğ- rusu... Dedi, mutlaka şu kadını beğe- nen erkekler de vardır değil mi? Hal. buki ben erkek olsam, bin tanede gönlüm olsa, birini bile şu kadına ver- mem... Şişman kadının çenesinin düşüklü- Bü canımı sıkıştı. Yerimden kalktım. Vapuru biraz dolaştım. Tekrar güver- teye çıktım. Bu sefer de zayıf uzun boylu kadının karşısına oturdum. Bir müddet sonra vapurumuz bir iskele- ye uğradı. Buradan binen yolcular arasında iriyarı bir erkek te vardı. Za- yıf kadın bu iriyarı adamı her halde çok iyi tanıyordu. Gülerek onu ismi ile çağırdı. Yanyana oturdular, Aralarında birkaç cümle konuştuk. tan sonra zayıf kadın, yanındaki iri- “ yarı erkeği dürttü; — Kuzum, dedi, şu İlerimizde otu- ran şişman kadına bak... Aman yü rabbi... One hal öyle? İnsan değil, âde- ta pamuk çuvalı... Canım bu derece şişmanlık ta bir nevi hastalık de- gil mi? Yanındaki erkek gülerek, tasdik eder gibi başını salladı. Zayıf kadın devam etti: — O Mâline bakmadan başına giy« diği şu acalp şapkaya da bak... Ya o tepesindeki kanadlarmı açmış kuşa ne buyurulur?... Meğer kadıncağızın he rşeyi tamammış ta bir kuşu eksik. Miş... Zayıf kadın gittikçe coşuyordu. Bir aralık: — Ya şunun boyanışına ne dersin? Kadın âdeta kendi yüzünün üzerine boyadan bir başka yüz yapmış değil. mi? Bu derece fazla boyanmak ta gü- lünç oluyor canım... Bunları söyledikten sonra alaycı bir | tavırla gülümsedi: — A... dedi, ayağına çorap ta giy- memiş... Doğrusu şaştım kaldim bu İşe... Acaba o soba borusu gibi kapka- ın bacaklarını pek mi güzel sanı yor?... Birdenbire zayıf kadının gözleri parladı: — Allah aşkına şu kadının dolma gibi parmaklatına taktığı yüzükle. rin, bileklerindeki o canım bilezikle. rin güzelliklerine bak... Yakışmış o bi. leklere o nefis bilezikler... Yakışmış o $iş parmaklara o güzelim yüzükler... Zaten talih kuşu böyle kadınların ba. şına konuyor canım... Zayıf kadın: — Bir de «kadın demek, şiir demek. tir »diye bir söz vardır... Acaba böyle kadınları erkekler nasıl seviyorlar? Bazan şü erkek denilen mahlük pek midesiz oluyor... Hikmet Feridun Es Apartıman sahipleri kuma ae Mİ e KÜÇÜK İLÂNLARI'ndan İsti TABLETİ 1o- İÇİN ve sandık. AKŞAM Türkiye Radyodifüzyon Postaları Dalga uzunluğu 1644 m. 182Kc./5.120Kw. Ankara Radyosu T.A.O. 1974 m. 15195 Ko/4, 20Ew, Ankara Radyosu TAP, Tüm. 946$Ko/s 20Kw. Salı 26/7/9399 1230: Program, 1235: 'Türk müziği: i — Nihavend peşrevi, 2 — Lemi - Niha- vend şarkı - Bir gül çıkarırdım, 4 — Sa- deddin Kaynak - Nihavend şarkı - Gel göklere yükselelim, 4 — Arif bey - Niha- vend şarkı - Yanılma ateşi aşka, 5 — Rah- ml bey - Nihavend şarkı - Sürüp süzüp te ey melek, 6 — Nihavend yürük semal - Bilmezdim özüm gamzene, 7 -- Nihavend az semaisi, 13: Memleket saat ayarı, ajans ve meteoroloji haberleri, 18,15 - 14: Müsik (Karışık program - PL). 19: Program, 19,06: Müzik (Chaliapine'in bir plâğıı, 1915: Türk müzigi (Fasıl heyeti), 20: Memleket saat ayarı, ajans ve meteoroloji haberleri, 20,15: Konuşma, 20,30: Türk müziği (Klâsik program) An- kara radyosu küme 5es ve #az heyeti, 21,10: Konuşma, 21,25: Neşeli plâklar - R., 2130: Orkestra programınm takdimi - Nicolaj, Mozarte, Mendelssohn H.) Cevad Memduh tarafından, 2145: Müzik (Rad- yo orkestrası - Şef: Hasan Ferid Alnar): 1 — Mozart - Don Glovanni üvertürü, 2 — Mendelssotın - Bratholdy (4 üncü senfo- ni La majör), 3 — O. Nieolai - Vindsorun gen kadınları uvertürü, 2230: Müzik (Ope- ret seleksyonları - Pl), 23: Son ajans haberleri, ziraat, esham, tahvilât, kambi- yo - nukud borsası (fiat), 2320: Müzik (Cazband - Pi), 2359 - 2 Yarınki P CJ istasyonu Bu akşamki Türk konseri Bütün dünya radyo amatörleri tarafin- dan neşriyatı sevgi ve alâka İle takib edi- len Hollonda'da bulunan Phllipsin PCJ istasyonu bu akşam memleketimizn ta- nınınış musiki üstadı ve konservatuar profesörü Seyfettin Asâal konserini vere- cektir. Konser bizim #aatimizle 21,30 da ve 31-28 metre üzerinden olacaktır. s.a: 1 — Hayvanların ayoğına bağlanır - Kahvenin arkadaşı, 2 —Bir şeyin sivri kenan - İkl yüz Kuruş. $ — Habeş kumandanı - Cecsamet, 4 — Kırmın işleme, $ — Babanın yansı - Çocuk emziren. 6 — İnmekteri emir «-Buşına «İs gelir- se büyük olur - Asmaktan emir, 7 — İçinde vişne var. 8 — Bir erkek ismi « Cenup Yllâyetleri- mizden biri, 9 — Başına «P: porki! 5 — Mezrü - 6 — Vişmeye benzer biz meyva - Koku- hu bir ot. #irket, Taşra gazete bayilerinin nazarı dikkatine Bazı taşra bayilerinden aldığı mız mektuplardan «AKŞAMşı mutlakr. şu veya bu mutavassıt. lardan tedarik etmek hususunda kendilerini mecbur addettikleri anlaşılmaktadır, Bu zehab hakikate uygun de- Eildir. Binmenaleyh taşra bayile- rinden arzu edenler her zaman «AKŞAM, idarehanesine müra- caatla doğrudan doğruya müs- meleye girişebilirler. Bu hususta «AKŞAM, idaresine mektup ya- B zarâk bayi şartlarını öğrenebi- Jirler, Mİ Tefrika: No. 11 25 Temmuz 1939 am LEYLÂ ie MECNUN İskender Fahreddin Can bey sevgilisini kolundan tuttu, yıkık kaleye sığınmak üzere taşlardan sekerek dağa tırmandılar Yazan: AHİ, Can beyi görünce sevindi: — Leylâ! Talihin varmış... Şimdi İnandım ki, Tanrı sizinle beraberdir. Bak, Can bey seni bekliyor... Dedi ve alının dizginlerini çekerek, yolun kenarında durdu. Leylâ, Aşığını görünce attan yere atladı ve sevinçle bağırdı: — Can.. Can.. beni tanımadın mı? Leylân seni bir daha görebilmek için kabilesinden kaçtı. senin yolu- na düştü. Can bey sevgilisini birdenbire ya- nında görünce © kadar şaşırmış, O derece sersemlemişti ki... — Leylâ!..; Diyerek bir müddet hazin hazin genç kızın yüzüne baktı ve söyliye- cek söz bulamadı. Leylâyı getiren atlı bir kenarda duruyordu. Can, atlıya seslendi: Sür atını yiğit oğlu, Koş git haydi Ur'a doğru! Atl atını sürmüyordu. Belliydi ki bu iki gence yardım etmek istiyordu. Yanlarına yaklaştı: — Sizi burada bırakıp gidersem, Leylâ yurduna nasıl dönecek? Teylâ: — Ben burada, Can'ın yanında ka- lacağım. Diye cevap verdi. Can, maşukasının bu cevabından o kadar memnun olmuştu ki gözleri- ni yere indirdi: Yanaklarına dökülen yaşları parmağının ucile sildi. — Dağ, taş, dere, her yer bizim meskenimizdir, Leylâ! Kuşlar, çiçek- ler, ceylânalr.. ve nihayet uzaklarda görünen şu koyun sürüleri hep bizi bekliyor, Leylâ! Benim yurdumun sırurları, babamın yurdunun sınırla» rndan çok geniştir.. büyüktür. Ben artık Ur'da yaşayamam, Ur'un sur- ları içine sığamaz oldum. Eğer sen de benimle dağlarda kalırsan, canın sıkılmaz.. her ağaç gölgeliği benim sarayımdır. Şu etrafımızda koşuşan ceylân sürülerine bir bak, Leylâ! Sanki beni alıp gölürecekmişsiniz gi- bi, onların size karşı öyle gazubane bakışları var Kİ... Atlı atını bir kenara çekmişti. İki gencin sevişip konuşmaları el- bette bitecek, konuşma sirasi onada gelecekti. Leylâ, âşığının kendisini ne ka dar çok sevdiğini, onun derdinden dağlara düştüğünü anlamıştı. Böyle büyük ve tanınmış bir Türk kabilesinin oğlunu dağlarda birakir- lar miydı? Can beyin bu sözleri teeşsüründen söylediği belliydi. Leylâ, âşığının ya- nından kolay kolay ayrılamıyacağı- nı anlamıştı. Can bey birdenbire silkindi. Ken dine geldi: — Leylâ, dedi, babanın yanından nasıl kaçtın? Leylâ analtmağa başladı: — Beni Ömerle nişanladılar. Hal buki ben one varmark istemiyorum. Annem de biliyor benim kalbimde yanan ateşi... — Baban hâlâ seni Ömere vermek- te israr ediyor demek?... — Evet, Söz kesildi. Düğün hazır- lığı yapılıyor. Bu hafta belki de dü- günümüz olacak. Fakat, sen hiç ke- derlenme, Can'ım! Ben, Ömerle de evlensem, gene ve ebediyen senin ola- cağım! Koynuma senden başka er- kek giremiyecek... — Annen evlönmemize yardım el- miyor mu? — Çok çalıştı, muvaffak olamadı. — Babamın eski bir Türk düşmanı olduğunu bilirdim amma, kalbinde, kızını feda edecek kadar kin besledi- ğini tahmin etmezdim. O kararını vermişse, Ömerle evlenmen zaruridir. Teylâ yumruklarını sıkarak ba- gırdı: — Hayır, hayır... Onların dedik. leri olmıyacak, Can! Ben ne dersem, ne istersem, nasıl istersem öyle ola- Can bey titrek bir sesle sordu: — Ne diyorsun, Leylâ? Gerçek, be- nim yanımâa kalmak için mi geldin bügün buraya? Leylâ önüne bakarak: — Evet, diye cevap verdi. Ben ba- bamın yanına dönmiyeceğim artık. Senin yanında kalacağım. Uzakta duran atlı bu sözleri du- yunca: yi de size yardım edeceğim... Sakın üzülmeyin çocuklar! Diye seslendi. Can yerden kalktı, atlı ile konuş- mağa başladı: — Sen bize neden yardım etmek istiyorsun? — Ben babanızın en sadık kölele- rinden biriyim. Seyid Ahmed sizin kuyunuzu kazmakla meşguldür. Ma- demki şeyh Mehdinin kızı size kaç- ti... Bu, elbette duyulacaktır. O za- man nerede saklanâcaksınız? Benim gibi bir adama şüphe yok ki ihtiya- cınız olacak, Ben size yardım etmez- sem, 8iz hiç bir zâman birleşemez- siniz! — Bize nasıl yardım edebilirsin? — Çok kolay. Şu dağın yamacın dan uzaklaşıp tepeye doğru çıkalım. Oroda bir (Yıkık kale) vardır. O ka leyi tutarız. Bizi orada hiç kimse bu- lamaz, Kaleye hâkim olunca kimso- yi sokmayız. Ben size ok ve yayda bulurum. İcap ederse, sizi tulmağa gelenlerle cenk ederiz. Atlının teklifini kabul ettiler. Can bey sevgilisinin kolundan tuttu... Taşlardan sekerek dağa tır- mandılar, » “. (Yıkıkkale)de geçen günler «Yıkık kale» Sümerlilerden kalma bir saray harabesiydi. Türk akıncı- ları zaman zaman buraya sığınarak düşmanla sürekli cenkler yapmış- lardı. Urman'ın sadık köleri Zombo bu- rasını çok iyi bilirdi. Zombo çok kuv- velli bir adamdı. Onu Urman'a Şam halifesi Abdülmelik hediye etmişti. Zombo yirmi yıldanberi reisin y&- mında bulunuyordu. O güne kadar efendisine sayısız yararlıklar göster- miş ve hiç bir ölüm tehilkesinden yıl- mamıştı. * Zombo, Can beyin Leylâyı bu ka- dar çok sevidğini bilmiyordu. Şimdi onu gözile görmüş ve her ikisine de dört el ile sarılmıştı. Zombo, (Yıkık kale) ye çıktıktan ve muztarip çift leri kaleye yerleştirdikten sonra, atı- na binerek şehre dönmüştü. Zombo burada bir aylık yiyecek alarak atı- na yüklemiş, tekrar (Yıkık kale) ye dönmüştü. Zombo, bu çiftlere çok acıyordu. — Burada sizi hiç kimse bulamaz... Reisimiz cenkten dönünceye kadar burada kalabilirsiniz! diyordu. Zombo dağdan geyik, ceylân ve kuş avlıyarak ateşte pişiriyor, iki genci aç bırakmamak İçin ne mümkünse yapıyordu. Leylâ, Can beye: — Ne sadık adammış bu. gönderdi Zombö'yu bize. Diyor ve sadık köleyi dâima güler yüzle karşılıyordü. Zombo ayni zamanda iyi bir ok- çüydu. O, sık sık ve isabetli ok atmasını kerkeslen iyi bilirdi. Bir gün Urman, kabilenin meşhur okçularile ava çıkmıştı, O gün avda kırk okçu için- de Zombo kadar isabetli ok atan yoktu. Reis, sadık kölesini o gün her zamankinden fazla takdir etmişti. Zombo birgün de sarayın sahil boyundaki yatak duvarının tepesine konan bir küçük kır kuşunu görmüş, relse: — Şu kuşu, okçularınız arasında vuracak kimse var mıdır? Diye sormuştu. Urman, duvarın tepesinde küçücük kuşu görünce: — Oraya ok atılamaz. irin e kliizem'at eze fleleğimleNime'). Allah

Bu sayıdan diğer sayfalar: