29 Temmuz 1939 Tarihli Tan Gazetesi Sayfa 9

29 Temmuz 1939 tarihli Tan Gazetesi Sayfa 9
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

Tefrika No. 119 Pusuya Düşen Takipçiler Efradının Milli Kuvvetler Eline Düştüğünün Farkında Olmıyan Düzme Yüzbaşı Hâlâ Böbürleniyordu Fakat, tesadüf o gün fedakârları- mızın karşısına, bekledikleri çe. teyi değil de, hiç ummadıkları can sıkacak bir teşebbüsün habercisi. ni çıkarmıştı. Dursunköylü Kâzım Beyin bir atlısı şu haberi getirmiş- ti: Silâh ve cephane nakliyatı İş. lerinin Yeniköy ve civarı İstasyo. nerliğini yapan Haci Mehmet, Ce- mal, Avni ve lokantacı Ali efendi. ler, tevkif edileceklerini Bakırköy merkez karakol kumandanı Tev . fik çavuştan haber almışlar, tam Yeniköyden çıkacakları sırada, ha- demel hassa kumandanı kaymakam Zeki Beyin teşkil ve idare ettiği ta. kip kollarından kırk kişilik bir müf Teze İle karşılaşmışlar ve bin müş- külât ile ellerinden kurtulup kaç mışlar. Şimdi hem onlar, hem de akip müfrezesi bizim köydeler Şu anda, müfrezenin zabitleri köy kahvesinde, efradı da Mazhar Be. yin köşkü civarında bulunan ko- uda dinleniyorlar. Koru daki köprünün dört neferle tutul- muş olduğuna göre, müfrezenin köyde bir araştırma yapması ih. timali çok kuvvetlidir. tu haber karşısında, hemen ayaklanân milli müfreze. miz, az bir zaman Sorira, Dursun köyünde idi. Çok kurnaz ve seri bir hareketle, korulukta dinlenen ta. kip kolunu gefil avlamışlardı. Sessizce sarmışlar, ansızın yap. tıkları süngü hücumiyle, bozgun- culsra müdafaa zaman ve imkâni bile bırakmamışlardı. Ellerinden silâhlarını almışlar, hepsini de bir yere kapamışlardı. Mili müfreze. nin fedakâr erlerinden bir kaçı, köprü başını tutanlara da hadleri. ni bildirmeğe giderlerken, Halil bey de köy kahvesine girdi. Maiyeti efradının silâhları a. lındığından haberleri olmıyan ta- kip kumandanlariyle Halil beyin karşılaşmaları, görüşmeleri ger- çekten pek gülünç bir sahne teş. kil etmişti, Ferit paşa hükümeti. nin bu gururlu zabitleri, Halil beyin alçak gönüllüliğiyle kendi. lerini selâmlıyarak bir kenara çe- kilmesinden, küstahlaşmışlardı. Bozgunculara başlık eden düz. me yüzbaşı, gazaplı bir bakışla, Halil beyi baştan aşağı süzdük. |. yayiyı ten sonra, sert bir tavırla: — Buraya gel ulan, dedi. Nedir bu kıyafet, atker misin sen? Halil bey, bu yakışıksız hitabı kendihe mal etmedi. İskemlesine Otururken, yesizce sualin kendine sorulduğu. nu fsrketmemiş gibi göründü. Ya- vaşça kalktı. Mubhatabına alayh bir nazar fırlattı. Nazik bir lisan- Ja: — Bana mı, dedi, hitap ettiniz beyefendi?.. . , ol kumandanı kendine di- kilen bu gözlerin ifade et- tiği istihzalı mânayı birden kızdı ve kızardı, Elini, bel- kayışında asılı bulunan tabancası. na attı. Bir de kahkaha fırlattı. Tosunvart bir eda ile: — Hayır, dedi, yorum? Neci olduğunu hele bir söyle de. biz de anlıyalım alil bey yine güldü ve: — Mademki, dedi. Bu kadar merak ettiniz söyliyeyim. Çatalca livasiyle Bakirköy kazasının mil | li müfreze kumandanıyım. İsmim Dramalı Halil, Vazifem de bu ha- valide âsayiş ve inzibatı korumak, halkı uyandırıp, milli teşkilât kurmak. — Kim tayin etti seni, bu va. zifeye tosunum?,. — Millet, Hangi millet?. — Anadolunun göbeğinde co. şup kaynıyan, sana ve senin gibi. lere alçak diye bağıran, silâha sarılan millet. Anladın mı arka- tekrarlanan bu terbi. | kavradı, | Köy imamına. Ne sandın ya, elbette sana soru- | daş, büyük Türk milleti? Halil bey sözünü tamamlı madı. Çünkü, tam o esnada, köp. rü başma bırakılan bozguncuları önüne katarak, kahvenin içine ka. dar sürüp, getiren erlerden biri, Halil beyin karşısında durdu. Sert bir hareketle kumandanını selâm- ladı ve bağırdı: — Beyim, ne yapalım bunları? — Kapayın arkadaşlarının ya- nina, H“ beyin emri, takip kolu zabitlerinin yüzlerinde bi. rer şiddetli sille tesiri birakmıştı. İkisi de al çuha gibi kızarmış, na- sıl bir kapana kısıldıkların anla- mışlardı. Akılsız başları önlerinde kapkara düşüncelere dalmışlardı. Halil bey, ne de olsa, zabit üni. forması taşıyan bu bedbahtlara, halk önünde el ve dil uzatmayı muvafık görmedi. İkisini de Maz- har beyin köşküne götürdü. Kurnaz bozguncular, biraz ev- velki gurur ve azsmetlerini at - mışlar, büsbütün alçalmışlardı. Yalancılığa başlamışlardı. Halil beyi adlatmıya © uğraşıyorlardı. Milli müfrezeye iltihak için gel. diklerini söylüyorlar, o badema, milli gaye uğrunda beraberce ça. lişmak, o düşmanlarla çarpışmak vaadinde bulunuyorlardı. Fakat... Biraz sonra, her şeyi itiraf elmiş- lerdi. Hademei hassa kumandanı kaymakam Zekinin emriyle, lo- kantacı Ali efendi ve arkadasları. nı tutmak vazifesiyle yola çıktık. larını bütün tafsilâtiyle sayıp dök- müşlerdi. Halil bey, bu yurt günahkârla- rını daha fazla dinlemedi. Kararı. nı süratle verdi. Saray bu hiya- nel” âletlerini 5 maiyetlerindeki bahtsızlarla beraber, Çataleaya gönderilmek üzere (Boyalık) na- hiyesi jandarma karakol kuman- danı olan ve milli teşkilâta dahil bulunan Dramalı Yusuf Çavuşa teslim edecekti. Sabaha karşı kafileyi önüne kattı. Dereyi takip ile Boyalık yo. luna katıldı. S abah olmuş, ortalık iyice 1 şimıştı. Azametle yükselen güneş, gebe olan gecenin ebeliği ni yapmış, milli müfrezemize iyi bir meşgale doğurtmuş meğer. Bo- yalığa bir kaç kilometre mesafe. de, fedakârlarımıza rastlıyan Bo. yalıklı İbrahim ile Mehmet, Halil beyin karşısına dikilmişler, su ka. ra haberi vermişlerdi: — Geçende, demişlerdi. Bakla- lı ile Terkos arasında karşılaşıp, geri çevirdiğiniz yabancı zabit, kuvvetli bir müfreze ile bastı kö- yümüzü. Sizi soruyor, bilmiyoruz diyenlere etmediğini bırakmiyor. Nahiye müdürü ile jandarmaları. mız bu büyük kuvvet karşısında köyden çekilmek mecbüriyetinde kaldılar. Rüstem Çavuş, bu kötü haberi size ulaştırmıya çıkardı bi. zi. De bakalım ne edeceksin?.. Halil bey, bu baskının kendi - sinden intikam alınmak kasdiyle yapıldığını anladı. Baskını yapa- ni da tanldı, (Devamı Var) KMAN HEKİMİN AYNAYA BAKARAK... Tik çirkin bir âdet olduğundan onu kaybetmeğe çalışmak lâzım. işe ne kadar erken başlanılır. sa, tikten kurtulmak için ümit o kadar çok olur. Sinir Omüte hassısı hekim bulunan yerler ondan istemek ta. bildir, Hiç hekim olmıyan yerde, Yahut tik tedavisini üzerine ala cak kada lı bir hekim bulu. namayınca, İnsan onu kendi ken. dine kaybetmeğe de çalışabili Tik çocukta olursa, çocuğa o çi kin âdeti kaybettirmeğe çalışmak annenin, babanın vazifesi olur. Tik tedavisi biraz uzunca 70- man sirse de, usulü pek basittir. Lüzumlu olacak âlet de sadece bir ayna.. Tik yüzde ise, bir el aynası yetişir, omuzda veya daha aşağı- la olunca — aynalı dolabın kapa. Zındaki gibi — bir endam aynası. ma ihtiyaç olur, Günde bir kaç defa, fakat en az üç defa, ayni saatte, aynanın kar- şısına geçersiniz, Tik yüzde ise, o- bsi yerde, hattâ başı bir ye- re dayamak ta mümkün. © Ayna karşısında, oynıyan yeri en mağa, sabit tutmağa çalışmalı. An. cak çok değil. İlk günlerde bir sa. ik Her gün birer Âdeta bir saniye arttırılarak, hareket jimnastiği, Hiç bir a- daleyi et ettirmeden sabit durmak. Buna fotoğraf cikartıldı. ğı zamandaki gibi, derlerse de, insan fotoğraf çıkartırken, bi tebessüm etmek ister, Halbuki (e bessim de adale harekı tir, Onun için heykel gibi demek daha doğru olur. Vâkıâ tebessüm eden heykeller de vardır ama, o nun adalesi oynamaz... Bir saniye kadar heykel gibi durmak da, elbette pek güç olmaz, Yavaş arttırılır, Dayanabil, diğiniz, yahut sabredebileceğiniz. kadar. Zaten nastiğin tekmil müddeti nihayet on dakika «ürer, Günde üç defa onar dakika haj ketsizlik, vaktiniz olursa, heş de- fa, altı defa... Hareketsiz durmıya alıştıktan sonra, muntazam hareketler vaB- mıya başlanılır. Fakat tikte oldu. adalenin birdenbire, çir. kin hareketleri değil, Her vakit, herkesin yaptığı muntazam, düz. gün hareketler... Meselâ göz kırpmak tikinde, iki göz birden büsbütün sabit kalmı- alıştıktan sonra, gene iki göz birden bir müddet açık, bir müd- det kapalı bırakılır. Sonra iki gö- zün her biri ayrı ayrı, Biri kapa. lı, öteki açık... Dudak tikinde, du- daklar büzülür, ağız açılır, dişler muayene edilir, Omuz tikinde, endam aynasının karşısında, ayakta sabit durrmya alıştıktan sonra, hep aynanın kar- şisında geri geri gidilir, sonra ge“ ne ileri, Omuzlar muntazam kal. kar, ilkin ikisi birden, sonra her biri ayrı ayrı. Kollarla la her va- kit lüzumlu olan hareketler tek- rar edilir, — Ne zamana kadar? Diyeceksiniz. Tabii tik âdetini kaybedinciye kadar. Hattâ kaybet- tikten sonra iyiliği perçimlemek i- gin biraz daha devam etmeli... Çocuk, bunları kendi kendine ayna karşısında yapamaz. O va. kit annesi, babası ona ayni hare. ketsizliği ve muntazam hareket- leri talim eder, şüphesiz, çocuğun eli yaptığını dikkatle kontrol ede- Bir de, teneffüs hareketleriyle tikleri iyi etmek usulü vardır; Ge. ne günde üç defa, arkayı duvara dayıyarak, muntazam ve derin nefes almak. Nefes (alırken kollar yukarıya kalkarken, nefes çıkarırken de aşağıya. o Müddeti hep on dakika. Buna da haftalar. ca devam edilirse, tik geçe, Bu usul daha basit, fakat öteki, aynaya bakarak ilkin hareketsiz. liğe, sonra muntazam hareketlere alişmak elbette daha eğlencelidir.. Yalnız, aynada peri kızına âşik ol- mamak şartiyle... Bereket versin ki, bu zamanda perilere, cinlere, tikliler de inanmazlar, Onun için aynaya bakmanın hiç bir tehlike. si a lerin geçeceğinden hiç bir va. kit wmudu kesmemelidir.. X2393333323323333333333233233333333333 23222 HİKÂYE KIRMIZI MANTAR Yazan: H. 6G. Wells - Çeviren: Cevat Şakir 2722327333332 >> 22772222720 rtik Mister Coombes'in canı na tak demişti, Kendinden de, karısından da, dünyada kim var kim yoksa topundan da bik» mışlı, O felâket yuvası evinden ba- şını alıp kendini ormana atmıştı. Deretepe demiyor hem yürüyor, hem de yüksek sesle sövüp sayı - yordu. Küçük, benzi soluk, karakuru bir adamdı. Kapkara bıyıkları var- dı. Yüksek ve dik yaka giydiği i- çin çenesinin altında bir ikinci çe. ne peydalanmıştı. Caketinin yaka. si astragandı, eldivenlerinin par - mak uçları, eskiliklerinden üzülüp delinmişlerdi. İlk evlendikleri za. man karısı ona “ama'da yakışıklı ve fiyakalı bir duruşun var” der- di Şimdi ise ona solucan veya top- rak böceği gibi pek tahkirâmiz sı. fatlar takmıştı. Evde çıngar, yine o körolasıca Jennie yüzünden çıkmıştı. Jennie karısının arkadaşıydı. Davet edil - meden, her Allahın pazar günü ye. meğe gelirdi. İri yarı, haytanın bi. riydi. Gülüşü bir kart kısrağın te- pinişi gibiydi. Konuştuğu zaman herkesi sağır sayardı, hulâsa çeki. lir şey değildi. İste bugün sanki kendisi ye - tişmiyormuş gibi, bir de ni. şanlısı dediği bir erkeği peşine ta. kıp getirmişti. Her sefer (olduğu gibi saat iki olduğu halde hâlâ ye- mek hazır değildi. oKarısıda,bu güzelim arkadaşlarının canı sıkıl. masin diye piyanonun başına geç miş banco dans havalarını verişti: meğe başlamıştı. Onun eli kolu ağrınca gürültü yapmak vazifesini Jennieye ciro etmişti. Koltuk sandalyesine misafirler oturduğu için mister o Coombese kala kala arkasız iskemle kalmıştı. Piyano tepesine vuruyordu. Gitgi de öfkeleniyordu. Bir aralık birdenbire beti ben. zi uçtu. İskemleden © ayağa sıç - radı. Boyunun bütün yüksekliğin- ce salonun ortasına dikilerek. “Pa. zar günü!” diye bağırdı. Karısı kaşlarını çattı: “— Sana ne oluyor, yoksa İn. san biraz eğlenemez mi?., Jennie de: “— Ne o fena mı çalıyorum” Nişanlısı: “— Herhalae piraz musikiye i- tiraz etmezsiniz değil mi Mr, Co. ombes?,, diye söze karıştı; ve kon- dini göstermeğe çalıştı. Mister Coombes: “— Acanım eğlenmeğe eğlene. lim. Fakat insanın kulağına durma macasına tam tam diye çalınan bu gürültünün tadı tuzu var mı? Ben evimdeyim. Piyanonun çalınması- 31 istemiyorum.,, dedi. Jennle'nin nişanlısı güya zayıf kadın kısmını müdafaa ediyormuş gibi “zor ve şiddete müsaade ede. mem” dedi. Karısı da mister Coombese dö nerek: “— Hele dediğine bak!” diye « rek bir kahkaha salıverdi. Mister Coombesin gözleri öfke yaşlariyle doldu. Yüzü yanıyordu. Şapkasını başına, paltosunu da sırtına geçi - rince dendinidaradar dışarı ata - bildi, Aklından ölüm geçiyordu. Me » sut olmak ümidiyle evlenmişti. Halbuki uğramış olduğu şu kara günlerin sonunu göremiyordu. En doğrusu bu kâbusu kisa kesmekti. İşte önünde, yerde renk renk man. tarlar vardı. Hele şu kırmızı man- tarlar için babasının pek zehirlidir dediğini hatırlıyordu. Bir tanesini kopardı. Kokusu sertti. Fakat fe. na değildi. Üstü krem (renginde yumuşak ve ılık bir beyaz, altaları ise inadına kırmizi idi Parmağı ile bir parça kopardı. Kopardığı par- ça beş altı saniye içinde yeşilimti. rak bir sarıya döndü. Bir parça daha kopardı. O da öyle oldu. Ko - pardığı üçüncü porçayi ağzına at. ti. Hardal gibi yakıyordu. Soğan gibi insanın burnundan fitil Gti geliyordu. Fakat fena da değildi. Ölümle oynamaktı. Bir parça bir parça daha derken bir avuç dolusu mantarı yutmuş bulundu. Aradan henüz bir dakika rm iki dakika mı geçmemişti ki ayak ve ellerinin parmak uçlarında bir karıncalanma, bir uyuşma duydu. Nabzı sert sert ve hızlı hızlı atma. ğa başladı. Adımları bir sağa bir #ola kayıyordu. Yere yuvarlandı. Kıç üstü oturup bir kahkaha salı- verdi. <9 EKE 00 E vde karısı ve iki misafir otur. muşlar, çıkıp giden mister Coombesi çekiştirmekle meşguldü. ler. Dişardan kapmın tokmağını bir yoklayan oldu. Misis Coombes: “— Bizim kahraman geldi ga. liba. Kükremiş aslan gibi çıkar, Sonra posmuş köpek gibi döner, Ben malımı bilmez miyim” dedi, Kapının açıldığı ve sonra da bir sandalyenin devrildiği o duyuldu. Bunlar tabii gürültüler (değildi. Sonra fakat daha tuhafı oldu. Ko. ridorda hoplaya zıplaya di eden bir adamın adımları o işitildi. Ve kapının iki kanadı birden, vuru « lan bir tekmeyle ardlarma kadar açıldılar. Neydi o kapıda görülen? Üst başına bir toz olsun dokun. durmamış olan mister Coombesin yakası yırtılmış, omuzundan sar - kıyordu. Koltuğu altında tuttuğu şapkasının içini, tıka basa mantar. larla doldurmuştu. Caketini ters giymiş, yeleğinin ber cebine ve her deliğine tarlalardan tutam tutam yolduğu ot ve çiçeği tıkmıştı. Fa - kat bu fantezi giyim ve (kuşamı yüzünün haline kıyas, gölgede ka- lan ufak tefek tâdilâttan sayılabi. lirdi. Benizi bembeyaz bir kireç duvarı gibi uçuktu. a Gözleri mosmor çukurlar için- den fal taşları gibi açılmış ateşler saçıyordu. i Seke seke odanın ortasına gel » iz ie “— Haydi cümbüş edelim; eğ. lenelim. Vur patlasın çal oynasın” diye bağırdı. Misis Coombesin gözleri kor < kuyla' parladı. “Jim” diye bir çığ. lık saldı. Saçları başında diken di- ken oldu, Micter Coombes, yine güldü: — Haydi, gülelim, hoplayalım, zıplayalım, zevk ve safa edelim.” Dedi. Fakat deliliğe ait seri bir ta, havvülle yüzü karardı. Kaşları ça. tıldı. Hançeresinden o güne kadar hiç çıkmamış ve duyulmamış ko « caman ve âmirane bir sesle: “— Burası benim evim, ne ve. rirsem yiyeceksiniz!” diye güldü. Ve karısının ağzına bir avuç man- tar tıkmağa kalkıştı. İşte o zaman oradakilerin ödleri koptu. Çil yav. rusu gibi dağıldılar. Misafir kapa. Zı mutfağa atıp, ardından kapıyı kapamak istedi. Fakat © anahtarı döndürecek vakit bulamadı. Pe - şinden yetişen mister Coombes bir itişle kapıyı kardı. Başka çare yoktu. Misafir diz üstü düşerek, aman etmeyin eyle- meyin diye işi yalvarıp yakarmağa döktü, Fakat OMister o Coombes “ye!” diyerek bağırıyor. ve man » tarları misafirin yüzüne gözü . ne sürtüyordu. Sonra misafirinin yüzünü pek berbat bir hale koy - duğuna vicdan azabı duydu. Onu mutfağın çeşmesine sürükledi. M3. safirinin yüzünü kendi elleriyle yıkamak istiyordu. Başını çeşme - nin altına eğdirdi, ve yüzünü iyi. ce temizlemek için, kunduralara kara boya sürmek için kullanılan pabuç fırçası ile de iyice bir firca. ladı. a A radan bir sene geçmişti. Mis- ter Coombesin kardeşi A - vustralyadan gelmiş, iki beraberce dağda bir gezinti vorlardı, Kardeşi Mister Coombese: “— Yahu sana ne oldu? Evvel €e kılıbıktın, halbuki şimdi. Yen « gemin eli maşalıydı. Hepinizi de. Bişmiş buldum. Keramet nerde?,, Diye sordu. Mister Coombes, otların arasın. da biten kırmızı mantarları göste- rerek: “keramet mi?” dedi “işte bu kırmızı mantarlarda" diye ilâve etti. kardeş yapı »

Bu sayıdan diğer sayfalar: