26 Temmuz 1932 Tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 8

26 Temmuz 1932 tarihli Akşam Gazetesi Sayfa 8
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

; ; PA ŞA çeş ye eee MP YE VE PENN Sahife 8 e ümmi Akşam Masal olanlar : 75 sene evvelki sultan düğünlerri Damatları sadrıâzam yaverlerinden birile üç nadide at temsil ediyordu!.. Nihayet sıra hediyelere geldi. En önde sırma işlemeli sandıklarla dolu üç araba.. Fransız muharriresinin hatıra- larından (sene: 1857): Padişahın (o kerimelerinden üç gultanın nişan merasimi, günün en büyük vakası oldu. Böyle şatafatlı düğün, seneler- | den beri görülmemiş. Bütün Istan- bul hanımları birbirlerine girmişler Damatlar şunlar : Tophane mü- şiri Ahmet Fethi paşanın oğlu Mahmut paşa, Mısır, valisinin mahdumu Ibrahim paşa, Bahriye nazırı Mehmet Ali paşa zade Etem paşa. Kaptanpaşa ünvanını taşıyan Bahriye nazır, oğlunun nişan hediyelerini görmemiz için, Ter- Sanedeki (dairesine bizi davet etmişti. Seyri fevkalâde şayanı dikkat ve sayısı hesapsız eşyalarla dolu olan salonları, bizzat paşa, bize gezdirdi, Hiç tereddüt etmiyelim; bizler, nişan hediyelerimizi, bu cömert- likle, bu derece zevk ve zarafetle tanzim edemeyiz. Belki 200 tepsi; üzerlerinde, yaldız nakışlı sahanlar. Tepsiler, üstüne cabeca yıldızlar işlenmiş, renâarenk gaz boyamalarile örtü- lü. Bu örtüler kurdelalarla fiyon- galanarak bağlanmış. Kadife omahfazalarda taçlar, gerdanlıklar, boroşlar, enva mü- cevherler. Elbiselik ipekliler, dö- şemelik (kumaşlar, kaşmirden eşarplar, sırmalı ve incili terlikler. Herbirine beşer yüz lira konmuş, pembe satenden torbalar. Bunların da sayısını Allah bilir. Reçelleri de unutmıyalım. Belki 500 kadar, en ince Saksonya porselen (Okâselerde, reçellerin enva; gene porselen köâseler içinde, ıtrıyatın türlü türlüsü. Bu mecmuun ahengini bozar gibi, ötede beride tektük göze çarpan Avrupa mobilyelerini gö- rüyorum. Ertesi gün erkenden, nişan he- diyeleri merasimle saraya götü- rülecekmiş. Beşiktaş civarında, güzergâh üzerine, süferaya mah- sus olmak üzere bir tribün hazırlanmış. Madam Thouvenel yorgun oldu- ğundan, İngiliz sefiresilady Strat- fordbeni refakatine aldı, yola çık- tık. Mevkii mahsusa geldik. Alayın geçmesi uzun müddet beklendi. Yunan sefiresi madam Condouriotisle kol kola girdik ve kalabalığa karıştık. Yanımızda, bir iki sefaret kâtibi de vardı. Boydan boya, iki sıra, üç sıra, hayvanları çıkarılmış araba İçle- rinde yaşmak feraceli hanımlar, muteber Rum ve Ermeni madam- ları. Ayak üstünde, yere oturmuş çocuklarını (o kucaklarına — almış lâyuat kadın. Aralarında tek bir erkek gölgesi yok; ne bir fes, ne bir sarık. Tabii harem ağalarını saymayorum. Tophane ile Beşiktaş arasındaki sabanın biraz ilerisi gayet mükellef arabalarla malâmal. Bunların hayvanları koşulu. Hepsinin içinde vükelâ, vüzera aileleri. Alay nihayetlendikten sonra, sarayın harem dairesindeki resmi kabule dahil olecaklarmış. Yola, iki sıralı olarak asker dizilmişti. e Kavaslarımızı Ogörür görmez bize yer verdiler. Istanbulda 75 sene evvelki bir alay Istanbulun incecik yaşmaklarla mestur en güzel çehrelerini sey- rediyorduk. Biraz daha yürüdük. Gelin olacak üç sultanla valide- lerinin arabaları önüne geldik. Bu arabalar, Imparatoriçe Euge- nie'nin düğün günü binmiş olduğu arabayı (hatırlatıyor. £ Oldukça hızlı ilerliyoruz. OÖbürlerinden daha muhteşem bir araba nazarı dikkatimizi cel- betti. Açık penbe renkteydi; üstünde gümüş kabartma tezyinatı vardı. Dört kır beygir koşulu. o Simsır- malı elbiseler giymişolan seyisler yedekte duruyor. Sanki hayali, efsanevi bir tablo seyrediyoruz. Arabanın penbe ipek perdeleri inikti. Dikkat ve hayretle gözle- rimiz daldığı esnada, pırıl pırıl yüzüklü bir el perdeyi araladı ve madam Condouriolise işaret etti. Bu kadın, padişahın hemşiresi meşhur Esma Sultan imiş. Sarayda valide sultandan sonra en itibarlı ve nüfuzlu kadın oimiş. Bir kaç gün evvel görüştükleri için tanışıyorlardı. Derhal yanına gittik. Refikam beni prezante edecekti. Esma Sultan perdeyi bir az daha kaldırdı. Başında yaşmak yok ve saçları açık bu sebeple perdeleri aşağıya kadar indiriyor, kendini saklıyormuş. Esma Sultan, biraderini çok andırıyor. Güzel kadın değil gençte değil; fakat çok nazik. Memnun Olmuştu; Fransızca, tatlı bir aksanla iltifatta bulundu; ben de mukabele ettim. Karşısında, aralık yaşmağından, civelek gözlerile siyah kaşları görüpen iki genç kız oturuyordu. Biz görüşürken, yanımızdaki kâtipler biraz gerilediler ve uzakta beklediler. Ortalıkta telâş ve heyecan... Herkes, itişerek kakışarak cad- deye bakıyor. Tribündeki yerlerimize koştuk. Alay hâlâ görünürde değil. Nihayet katar, uzaktan belir- meğe başladı. Damatlar yok. Onları, sadrıâza- mın yaverlerinden birile üç nadide at temsil ediyormuş. Atlar yularlarından tutulup elde götürülüyor. Haşaları, altın ve gümüş tellerle ziynetlenmiş kırmızı kadifeden. Sultanları da, kızlar ağasi tem- sil ediyor. Kafileyi, arabasına (o rakiben başhazinedar kadın takip ediyor. hal ve tavru ile vakur ve azametli? ki, buda saraydaki nüfuz ve vaziyetinin icabı imiş. Daha arkada, açık renklere boyalı, gene yaldızlı ve nakkaşlı, 30 kadar araba. İçlerinde, saray takımları, vüzera hanımları, paşa karıları... Debdebe ve ihtişam, nihayete doğru gittikçe hafifliyor. Bu arabaların da peşinden, Istanbuldaki askeri erkân, ve ümera, yayan olarak geçtiler. Nihayet hediyelere sıra geldi ve bunların bir türlü arkası alı- namadı. En önde, sırma işlemeli, lâl kadife sandıklar dolu üç araba. En giranbaha hediyeler bunlarda imiş ve böyle kapalı, saklı götü- rülmüş. Arkasından, köleler tarafından taşınan, çiçeklerle bezenmiş sepet- ler, yorulunca sepeti vermek için her birinin arkasında iki köle daha var. Bunlar, 600 kadar olarak, böy- lece geçtiler. Damatların hediyeleri de bu meyanda götürülmüştü. Geçit, yeknasak bir hal almış, bizi oldukça yorarak gözlerimizi karartmağa başlamıştı. Hepsinden hoş ve şayanı dik- kat olan etraftı. Bütün kırlara, tepelere üşüşmüş olan kadın kalabalığı, sırtlar, ba- yırlar, gelincik, papatya, çiğdem tarlalarını andırıyor. Müslüman, hristiyan, her milletten binlerce kadın, binlerce çocuk. Parlak şark güneşi altında, yeşil çimenler üzerinde kaynaşan bu manzarayı, bir türlü unuta- mıyacağım. Bu sözlere de, tarafımızdan ilâve edilecek bir lâf var: Impa- ratorluk, köhneleştikçe, temelleri sarsıla sarsıla hezar yaprağına döndükçe, miras yediliği vur yan- sıni Etmiş. Atalar sözüdür: (Bol bol yiyen, belbel bakar!) Sermet Muhtar erene marn İlân tarifemiz 7 Teşrinievel 1931 tarihin- den itibaren gazelemizin ilân tarifesi şu suretle (tesbit edilmiştir : Santimi Sahife kuruş 1 400 2 250 3 200 4 100 İç sahifelerde 6o Son iki sahifede 30 e AŞ e ey ME AMONAMMMNMMDAZ “AMME — — Tefrika No. 13 Ana - Kız 26 Temmuz 1932 26 Temmuz 1932 Rakabeti Naklli: (VA - Na) Gün ortası olmasına rağman, odanın elektrikleri yanıyordu. Meliha, hanım, yatağı üzerinde uzanmış yatıyordu. Uyuyor gibi görüniyordu. Bütün harici manzaraya nazaran derin bir uykuda imiş tesirini veriyordu. Deiin ve tabi bir uykuda... Lâkin Leylâ hanım efendi, kızını omuzlarından tutup da siliktiği vakit, Melihanın (O uyanmadığını gördü. Geçe masasının üzerinde, altın efermoirli İsveç çantası duruyor- du. Bunu geceyliyen aramış bu- lamamışken, Meliha hanım, oda- sına döndükten sonra bir köşede bulmuştu. Isveç çantası açıktı. İçinden bir veronal kutusu çıkarılmıştı. Kutu boşaltılmıştı. Tamamiyle boşaltılmıştı. Meliha, tam üç gün, evet, tam üç gün ölümle hayat arasında çırpındı durdu. Meliha hanım ne maksatla bu kadar çok neronal içmişti? Belki de şaşkınlıkla, âsabını dü- zeltmek ve uyumak için... Leylâ hanım efendi, odanın ka- pısı açılmasıni müteakip, kızını Somanın en iyi kliniklerinden birine nakletmişti. Hastaneye bu alelâcele nakle- dilişi, Toxicoloğ (< zehirli mevat mutahassısı) bir doktorun derhal vazıyet etmesi, zehrin ne çeşit olduğunun ve ne miktarda alın- dığının — anlaşılması kazazedeyi kurtarmıştı. Meliha, artık, yavaş yavaş kefini sıyırmış bulunuyordu. Vakanın dördüncü ; gününün sabahı, genç kız, gözlerini yavaş yavaş açtı. Nerede bulunduğunu, niçin buraya getirildiğini düşündü. Ansızın, şuurunu toplamış bulu- nuyordu. Her şeyi hatırladı. Melihanın Coma (— koma )ya yakın bir uykuda yattığı üç gün zarfında Leylâ hanımefendi, kızı- nın başı ucundan bir dakika bile ayrılmamıştı. Şayet biri Leylâ hanımefendinin şefkatinden mahrum bir anne olduğunu zannederse hataya ka- pılır. Leylâ hanım, kızıni, hotbinane fakat şiddetle sevmekteydi. Fakat sevgilisi Hasan beyi de, kızına karşı duyduğu muhabbete yakın bir muhabbetle seviyordu. Belki de şimdiye kadar bu işin içinde bir ziddiyet, tehlikeli bir tezat olduğunu farketmişti. Esasen öyle değil midir: Iki türlü hotbin- lik, hatta taban tabana zıt bile olsalar, birbirlerini ortadan kal dırabilirler mi? Kendi telâkkısına göre “iyi anne,, olan Leylâ hanımefendi kızının zehirlenmiş olduğunu gö- rünce, son derece sarsıldı; âdeta yüreğinden vuruldu. Hayır: Bu işten dolayı vicdan azabı duymuş değildi. Bu acıklı işte kendini hiç te mesul addet- miyordu. Vicdan azabı değil, hüzün ve teessür duyuyordu. Endişe için- deydi, ya kız ölürse?.. Leylâ hanımefendi, Hasanla kendini yalnız şu meselede hatalı sayıyordu: Nasıl olmuştu da saat beşten on bire kadar kızı yalnız başına, odada bırakmışlardı?. Hele Ville Borghese'de niçin o derece vakıt zayı etmişlerdi? (Derhal koşup Meliha'nın ne halde oldu- ğuna bakmamışlardı? Şayet maazallah, Meliha, bu vaka neticesi ölseydi, Leylâ hanım efendi, kendi kendini bu teehhü- ründen dolayı aslâ afetmezdi. Bunun ebedi bir vicdan azabı halinde kendisin de kalacağını bildiği içindirki, hastanın yatağı yanında, büsbütün canla başla didindi. Doktorlar, hasis bakıcılar, yo- ruluyorlar, dinlenmek, yemek yemek, uyumak için çekiliyorlar, yerlerini başkalarına terkediyor- lardı. Halbuki, Leylâ hanımefendi, kendisine yapılan tavsiyelere rağ- men dinlenmek üzere çekilmi- yordu. Kızının başı ucundan ay- rılmayordu. Şırıngalarda, injection (—enjek- sion) larda sondage'lerde hep ha- zırdı. ( Oksijen—) Oxygene ver dikleri zaman büyük bir alâkayle seyrediyor ve kızının kurtulması için dua ediyordu. Daima, daima, kızının yanında idi. Binaenaleyh, Meliha gözlerini açtığı vakit te, annesi yanı başım daydı. İşte bu göz açışını takip eden hadise cidden çok müthiş oldu. Kısa, fakat müthiş... Meliha, H., şuurunu topladıktan sonra etra- fına bir nazar atfetti. Gördüğü manzaralardan hiçbiri onu hayrete sevketmemişti. (Arksı var) Konya 17 (Hususi) — Konyada iki kıymetli dikiş ve biçki yurdu vardır. Bunlardan Hayriye hanımın yurdu bir sergi açmıştır. Sergide çok güzel eserler teşhir ediliyor. Gönderdiğim resimde dikiş ve biçki yurdundan bir köşe ile mezun hanımlar görülmektedir. Yurt bugüne kadar 58 talebe yetiştirmiştir. Bu sene de 8 hanım mezun olmustur. TT Ş

Bu sayıdan diğer sayfalar: